“Millî kültür”; bir milletin temel değerlerinin başında gelir. Ancak; biz, burada, umûmî olarak “kültürün” veya “millî kültürün” değil; kendimize mahsus “kültürümüzün meseleleri” üzerinde durmak istiyoruz.
O hâlde; ilkönce, kültürün ne demek olduğunu ele alalım: Muhakkaktır ki, bu hususta, yerli ve yabancı fikir adamları tarafından o kadar târif yapılmıştır ki, bizim, burada, onların hepsini değerlendirmemiz mümkün değildir.
İlk sosyoloğumuz Ziya Gökalp, Arapça “çift sürme, tarla sürme, toprağı ekme” mânâlarına gelen “hars” kelimesini, bugün aynı mânâlardaki F(ı)ransızca “kültür” yerine kullanarak şöyle târif etmiştir:
“Hars, yalnız bir milletin dînî, ahlâkî, hukukî, mukavelevî, bediî, lisanî, iktisâdî ve fennî hayatlarının âhenkdâr bir mecmuasıdır.” (Bknz. Gökalp, Türkçülüğün Esasları, Türk Kültürü Yayınları, İstanbul 1974, Sf. 28)
Demek ki; Gökalp’a göre, temel kültür değerleri olarak kabul edebileceğimiz unsurlar, sekiz madde hâlinde “dînî, ahlâkî, hukukî, mukavelevî, bediî, lisânî, iktisâdî ve fennî” olarak sıralanmıştır.
Şüphesiz ki, bunlardaki öncelik sırası, tartışılabilir. Meselâ; bütün ‘kültür” değerlendirmelerinde, dil yâni lisan, birinci sırada yer bulur. Zîra; millet olma teşekkülünde, ilk şart dil birliği’dir.
Bun sebeple olmalı; Prof. Dr. Mehmet Kaplan, “Türkiye’nin en mühim kültür dâvâsı, hiç şüphesiz dil dâvâsıdır.” (Bknz. Kaplan, Nesillerin Ruhu, Hareket Yayınları, İstanbul, 1970, Sf. 150) der.
Kültürün daha muhtevalı, daha geniş bir târifini de, Prof. Dr. Mümtaz Turhan, “Kültür Değişmeleri” adlı kitabında yapar:
“Kültür; bir cemiyetin sahip olduğu maddî ve mânevî kıymetlerden teşekkül eden öyle bir bütündür ki, cemiyet içinde mevcut her nevi bilgiyi, alâkaları, itiyatları, kıymet ölçülerini, umûmî atitüt, görüş ve zihniyet ile her nevi davranış şekillerini içine alır. Bütün bunlar birlikte, o cemiyet mensuplarının ekserisinde müşterek olan ve onu, diğer cemiyetlerden ayırt eden hususî bir hayat tarzı temin eder.” (Bknz. Turhan, Kültür Değişmeleri, Başbakanlık Kültür Müsteşarlığı Yayını, İstanbul, 1972, Sf. 56)
Gökalp’ın, daha dar gibi görünen bu görüşü ile, muhteva itibarıyle, Mümtaz Turhan’ın, hemen hemen aynı şeyleri ifade eden tarifine bakınca, Turhan’da, görünür bir ayrıntıya şahit oluruz.
O da: “..onu, diğer cemiyetlerden ayırt eden hususi bir hayat tarzı” tâbiridir.
Sosyolog S. Ahmet Arvasî, “Kültürün Millî Özelliği” başlıklı yazısında ise, şunları söyler:
“Dünyamız, “millî kültür dairelerine” ayrılmıştır ve her kültürün yayıldığı bir coğrafya sahası vardır. Bu kültür daireleri arasında, tarihî ve coğrafî yakınlıklar nazara alınarak “akrabalıklar” bulunabilir. Bu durum dahi, kültürlerin “millî karakterini” inkâra değil, isbata yarar. Esasen, vatan kavramı dahi, bir kültür ve coğrafya kaynaşmasından doğmaktadır. “ (Bknz. Arvasi, Size Sesleniyorum-1, Model Yayınları, İstanbul 1989, Sf. 225)
Bu üç tarifteki müşterek özellikler, kültürün;
1.”...yalnız bir millet’e” mahsus olması;
2.”..onu, diğer cemiyetlerden ayırt eden hususi bir hayat tarzı’nı temin etmesi;
3.”Dünyamız, “millî kültür dairelerine” ayrılmıştır..” ifadeleridir.
Her ne kadar “kültürler arası geçiş mümkün olsa da”, kültür “millîliği gerektirir.
Bu düşüncelerden hareketle, diyebilirim ki, kültür; bir tavan hareketi değil, bir taban hareketidir.
S(ı)tatik/durağan değil; değişken, hareketli, faal ve dinamik (diri/canlı)tir.
Bu hareketi, bizim tarihimizde, yazılı bir metin olarak, ilk defa Orhun Kitâbeleri’nde görürüz:
“Ben (bu) bengi taş(ı) (yontmak ve dikmek için) Çin Kağanı’ndan sanatkâr(lar) getirttim. (Onlara) nakışlattım. Benim sözümü kırmadı. Çin Kağan’ın içerdeki nakışçısını gönderdi. Onlara güzel (bir) bark yaptırdım. İçine dışına güzel nakış vurdurdum. Taş yontturdum. Gönüldeki sözümü (yazdırdım).” ( Bknz. Orhun Kitâbeleri, Nihad Sami Banarlı, Resimli Türk Edebiyatı Tarihi, Millî Eğitim Basımevi, İstanbul 1983, Sf.62)
Bu kısa metindeki “emirler” ve mânâ, Türk millî kültüründeki zarâfet ve üstün estetik bakışı da gösterir.
Millî târih, acısı-tatlısı, kederi-sevinciyle bir bütündür. Millî tarih içinde ise; aynı değerleriyle, millî kültür bir bütündür.
Yâni; “Millî kültür; millî hâfıza’dır.
Millî kültür; yazılı kaynakları da olan, müşahhas, görülü, âşikâr, resmedilir, bütün sosyal yaşanmışlıkların tezâhürüdür.
Bilinmelidir ki, kültür, ancak, belli değerlere sâhip topluluklarda bulunur. Belli birikimlerin/müşterekliklerin/ ortak söz ve tavırların/vasıfların, aynı ölçülerde bulunmasalar bile, fertlerden bütün cemiyete akseden ve onda yaşayan hâlleridir.
Bu durum yâni kültür, dar mânada, millî vasıfta müştereklik kazanmış olsa da, farklılıklar gösterebilir. Meselâ; millî sınırlar içinde, Gaziantep, Şanlıurfa yemekleriyle, farazâ T(ı)rabzon, Samsun yemek kültürü arasında farklılıklar bulunması bir yana, ilk iki şehir ile, Mardin veya Diyarbakır yemekleri, ve hatta T(ı)rabzon ve Rize veya Erzurum, Sivas yemekleri, düğünleri arasında bile farklılıklar bulunabilir. Buna, bir şehrin ilçeleri arasındaki farklılıkları da ilâve edebiliriz.
Bütün bunlara baktığımız ve onları tetkik ettiğimiz zaman görürüz ki, sâdece yemek, halk ağzı ve halk oyunları veya düğün bahsinde dahi, yolumuz, bir tarafta, Türkistan’a/Orta Asya’ya, dîğer tarafta da Balkanlara kadar uzanır.
Görülmektedir ki, bir-iki mevzuda bile, ‘millî kültür temelli’ bir îzah mümkündür.
Bu; elbette, sâdece, bize yâni Türk Milleti’ne mahsus değil; her millete mahsustur ve her milletin de, temeli, kendisine mahsus/âit bu kaynaşmalar/müştereklikler üzerine inşâ edilmiş bir ‘millî kültürü’ vardır.
İşte bunun için, Millî kültür, millî hâfızadır’ diyor ve onun içinde ne yok ki diye de ilâve ediyoruz. Yâni; her çeşit uyuşmalar’dan/müspet tavırlardan, çarpıklıklara/uyuşmazlıklara kadar akla gelebilen ve bir mâzîye/geçmişe sahip her şey bunun içinde bulunmaktadır.
Millî hâfıza, âdeta, târihî hâdiseleri, harfiyen kayıt altında bulunduran, geniş muhtevalı bir kitap’tır:
İyi-kötü, güzel-çirkin, doğru-yanlış bütün hâdiseler, bütün cepheleriyle, bir milletin tarihinden süzülüp gelen öz’dür/maya’dır/cevher’dir.
Zaferler de, mağlûbiyetler de, çöküşler ve şahlanışlar da, bu kültürün içinde bulunur. İbret alınabilir veya gaflete dalınabilir, o başka bir şeydir fakat netice itibariyle, bunlar da, ‘kültüre dâhil’dir.
Muhakkaktır ki, hepsinin önünde/başında/üstünde, lisân yâni ‘dil’ gelir. Bu dil, mahakkaktır ki, güzel Türkçe’dir. Dil’in, milli kültür yapıcılığı/inşâ ediciliği, onu geliştiriciliği ve devam ettiriciliği kadar mühim hiçbir unsur millî kültürü takviye edemez/ettiremez ve yaşatamaz.
Ancak; umûmî insânî tavır müstesnâdır ki, insanların ‘ırkî’ hususiyetlerinin bundaki müessiriyetini, en başta/önde saymamız/kabullenmemiz gerekir. Çünki; bir dil âilesine, bir başka dilden katılmış olan, ister misâfir, ister kalıcı bir kelime olsun, ‘geldiği milletin şahsiyetine/edâsına/kültür değerlerine/hançeresine bürünür ve böylece, onunla yeni bir hüviyet kazanır’.
O hâlde; umûmî insânî vasıf ve her türlü sosyolojik alış-veriş yanında, millî varlığın temelini teşkil eden ‘biyolojik karakteri’ inkâr asla mümkün değildir. “ (Bknz. M. Halistin Kukul, Milliyetçiliğin Temeli Millî Kültürdür, Wwwkapsamhaber.com-03 Mayıs 2025-00.03; Aydın Efesi Dergisi, Sayı: 88, Eylül-Ekim 2025; sf. 3-5)
Etno-Fotoğrafçı Servet Somuncuoğlu, “Sibirya’dan Anadolu’ya 16 Bin Yıllık Türk Tarihi”ni anlatırken, Ural, Altay ve Tanrı Dağları’nın dörtbir metreyi bulan yüksekliklerindeki kayalardaki geyik, dağ keçisi, balballar, kurganlar ve damgaların birer “mitoloji” değil, Türk tarihinin yaşanan gerçekleri olduğunu ve bunların birer târihî “intikal” olduğunu işaretle şunları söylüyor:
“Biz Saymalıtaş’ı toplayıp getirdik 96 bin 600 sayılmış resim var Saymalıtaş’ta…Şunu iyi bilmeliyiz..Orhun Anıtları Türklerin önsözü değil, Türklerin Taşlar üzerindeki sonsözüdür.
(…) Türkler bir taşı yontup ona tapmayan tek millettir.” (Bknz. Türkler Bir Taşı Yontup Ona Tapmayan Tek Millet, Hulki Cevizoğlu-Servet Somuncuoğlu, Yeniçağ Gazetesi, 31 Aralık 2012, Sf. 10)
Buraya kadar, mâdemki, “millî kültürün” ne olduğunu kısaca izaha çalıştık, o hâlde, bu düşüncelerden hareketle, esasa geçip, bir soru sorarak mevzuya devam edelim:
“-Millî kültürümüzün meseleleri yâni ihmâl edilen/ tâmire muhtaç vaziyetleri, sıkıntıları, aksaklıkları, dertleri, çözülmesi gereken hâlleri nelerdir? “
Öyleyse; önce; millî kültürün temel unsurlarını kayda alalım:
1.Dil/Lisan yâni Türkçe;
2.Dîn/inanç;
3.Millî Tarih Şuûru ;
4.Geleceğe Dâir Müşterek Ülküler/Hedefler.
Dört ana başlık hâlinde arzettiğim her başlık hakkında, bugüne kadar, ben bile, yüzleri aşan makale yazdım. Hemen şunu ifade edeyim ki, hiçbirinin derdi veya sıkıntısı -asgarî seviyede bile- hâlledilmiş değildir.
İşte, bu sebeple, başlığımızın çözüm bekleyen temel sorusu da budur:
“-Millî Kültürümüzün Meseleleri” nelerdir?
Ne yazık ki, umursamazlık, benbilirimcilik, vurdumduymazlık, boşvercilik, sen-ne-anlarsıncılık, bananecilik, üşengeçlik, bunların hâllindeki müşterek harekete engel teşkil etmektedir.
1.Dil meselemizin hâllinde; Türk Dil Kurumu, bırakınız imlâ meselemizi, hangi kelimenin nasıl yazılacağı hususunda dahi ‘müşterek bir noktada birleştirmeyi’ sağlayamamıştır.
Herbir kişiden bir ses çıkmakta, kimse kimseye itimat etmemekte, halk ve bilhassa öğrenciler bundan dehşetli şekilde eziyet çekmektedir.
Yazılı, sesli ve görülü yayın organlarında, herkes kendisinin “doğrusu”nu ilân etmekte, hakîkî ‘doğruda’ buluşmak yerine ayrıma devam edilmektedir.
Düşününüz; bu işâret (^) bile, hem “inceltme”, hem “düzeltme”, hem “uzatma” ve hem de “şapka” olarak değerlendirilmektedir.
Her şehir ve kasabamızdaki dükkân ve kuruluş isimleri alabildiğince yabancı kelime ile doludur.
2. Diyanet İşleri Başkanlığı da, ne yazık ki, en hassas dînî mevzularda bile ‘benzer tavır’ içindedir.
Yüce ve Mukaddes kitabımız Kur’ân-ı Kerîm’i her eline alan, -tabiî ki, anayasamıza göre söz hakkını kullanarak- kendine göre îzah etmekte, istişâre ve münâzara yerine çekişme ve çatışma ile, büyük bir karmaşaya yol açılmaktadır.
‘Türkçe’nin meselelerinin hâllinde de, dinimizin hükümlerinin sağlıklı bir şekilde insanlarımıza iletilmesi cihetinde de, asla, bir “istişâre” mevcut değildir. Üç bin civarında meâl ve tefsir bulunduğundan bahsedilmekte ve halk arasında, büyük çelişkiler yaşanmaktadır.
Bu hususta, çok can sıkıcı ve iç acıtıcı bir örnek arzedeceğim:
Televizyonda-tabiî ki, defalarca-, kadın veya erkek, bir veya iki çocuğu ile, karısını veya kocasını terketmiş vaziyette bir diğeriyle ‘buluşuyor’ ve “Biz, resmî nikâh yapmadık ammâ dinî/imam nikâhı yaptık!” diyorlar.
“Zinâ” yapıyorlar ammâ “dinî nikâh/İslâmî nikâh yaptık” diyorlar.
Alenen!..Âşikâr!..Milletin huzurunda..Milletin gözünün içine baka baka, diyorlar..Utanmadan, sıkılmadan yüzleri kızarmadan söylüyorlar!..
Ben, şahsen, -duyan ve bilen varsa söylesin, sözümü geri alayım- hiçbir imamdan, hiçbir müftüden, hiçbir ilâhiyatçı öğretim üyesinden ve hiçbir Diyânet İşleri Başkanı’ndan, “Arkadaş, siz, hem zinâ yapıyorsunuz ve hem de, güzel, mübârek dinimizi buna âlet ediyorsunuz…Asla ve kat’a böyle bir şey olmaz, olamaz!” diyeni görmedim..
Hemen hemen, her Cuma, gittiğim her cami avlusunda, mutlaka bir “naylon leğen” ile karşılaşıyorum:
Bunca kilise ve havrayı kendi paramızla tâmir ettiğimizi söyleyenlerin, Câmi avlularında, her türlü cami ihtiyacı, yapımı veya kurs ihtiyacı için para toplaması kadar utanç verici bir hâl yoktur.
Kaldı ki, -birkaç kez yazmama rağmen- bir defacık olsun, üniversiteli- tıp, hukuk, mühendislik, öğretmenlik, hangisi olursa olsun- fakir öğrenciler için para toplandığına da şahit olmadım.
3.Kültürel bozulma, sâdece Türkçe ve dînî mevzularda değil; târihî eserlerimizin tâmiratı adı altında yapılan tahribatlarda da görülmektedir.
Samsun’daki gibi; beşyüz senelik Taşhan’a “asansör” yaparsanız; Kayseri’deki gibi, Gevher Nesibe Tıp Merkezi’ni lâminent döşerseniz; kâğıt üzerinde açık görünen T(ı)rabzon Taşhan’ını, hâlâ bir harabeyi seyreder gibi, seyredersiniz, kötü örnek teşkil edersiniz.
Millî tarih şuûru yüksek bir millet olmamıza rağmen; geçmişimize/mâzimize dâir yaptığımız değerlendirmelerde, bizim kadar, kendi değerlerine saldıran, hakarete varan sözler söyleyen başka bir millet de yok gibidir. Bu da, bir başka bozulma numûnesidir.
İlmî usûllerle tahlil ve tenkit başka, hakaretli sözlerle hucûmu tercih etmek başkadır.
Bu sebeple; çocuklarımıza ve gençlerimize örnek teşkil edecek şekilde, millî tarih şuûrumuzu uyanık, diri ve sağlam tutmak zorundayız.
4.Geleceğe dâir müşterek ülküler bahsi, Türk dünyasıyla kucaklaşma ve dünyayı okuyup anlama meselesi olarak, ilimde, san’atta, estetikte, teknolojide, hukukta, iktisatta en ileri seviyeyi gözlemek ve hedeflemek ülküsü olarak zihinlere yerleşmeli, yerleştirilmelidir.
Kültür bozulmasının en mühim sebeplerinden bâzıları ise; yalan’ın- âdeta- meşrûlaşması, müstehcenliğin artması, güven duygusunun azalması, adâletin kaybolmaya yüz tutması, millî ve dinî bayramlar ile kurtuluş günlerine rağbetin zayıflaması/zayıflatılması, âile içi ve komşuluk münâsebetlerindeki gevşeme, az okumanın/kitaptan uzaklaşmanın mahâret sayılması, muhakeme yapmadan, arkadaş/yandaş/hâldeş sözüyle başkalarının hakkını teslim etmeyiş, çalışmadan, çok kazanma arzusu gibi, hususlardır.
O hâlde; ‘bir sözün veya tavrın’, halk arasında ‘yaygınlaşması’ kültür hâlini alır, diyebiliriz.
Sözün özü: Yalan, böyledir; dedikodu, gıybet, iftirâ, böyledir; zinâ, böyledir; fâizcilik, böyledir; adam kayırma, böyledir; yabancı hayranlığı, böyledir!..
Misâfirseverlik, yardımseverlik, böyledir; asker uğurlama, böyledir; dinî ve millî bayramlar ile, şehirlerin kurtuluş günlerini kutlamak, böyledir; vatan, millet, bayrak aşkı, böyledir; zarif ve ihtişamlı halk oyunları, böyledir!..
“Dilden mûsıkîye, edebiyata-şiire, mîmârîden hat san’atlarına ulaşan yolda, her şey, millî kültüre kaynaklık eder ve her “millî kültür” de, âdeta, her ân, suyunu yenileyip tâzeleyerek berraklaşan “havuz” gibidir. Bu “havuz”, dâimâ “temiz” tutulmalıdır.” (Bknz. M. Halistin Kukul, Türk Dili’nin ve Türk Kültürü’nün “Kimyâsı”na Dâir, Erciyes Dergisi, Ekim 2012, Sf. 6-17)
O hâlde, son söz olarak;
Millî Kültür; “Ben kimdim, kimim ve ne olmalıyım/ne olacağım?” sorularına cevap veren, kökü çok derinlerde olan ‘müşterek bir şuûr’dur, diyebilirim!..