“Baba omzu diye bir yer var. İliklerine kadar huzuru hissettiğin…” “Neden bilmiyorum ama bugün seni çok özledim Babam.” Hiç kimse iyi baba olarak dünyaya gelmez. İyi baba olmak sabır, sevgi ve bilgi işidir. Bir erkek için alacağı hiçbir ödül, çocuklarını gereğince yetiştirebilecek kadar doyurucu olamaz. Çocuğun gelişiminde yeri doldurulması mümkün olmayan babayı, yıllarca "eve ekmek getiren adam" olarak gördük. Toplum ve aile yapısındaki değişimler, kadınların sosyal hayata daha fazla atılması, kadın ve erkeğin aile rollerinde değişikliklere neden oldu.
Akış, kişinin bir faaliyet içinde kaybolma halidir. Akan bir nehir gibi kendisini etkinliğe kaptırıp gitmesidir. Akışta zorlama yoktur, odaklanma vardır. Halk arasında bu akış deneyimine farklı isimler veriliyor. “Havaya girmek”, “kendinden geçmek”, “kendini kaptırmak”, “coşmak”, “huşu içinde olmak”, “kendini vermek” gibi… Pek çok durumda akış yaşanılabilir: Düşünürken, çalışırken, spor yaparken, cinselliği yaşarken, oyun oynarken, TV. seyrederken, kitap okurken, müzik dinlerken…
İş dünyasının önemli problemi. Başlık size garip gelmiş olabilir. Aynı cümle içinde güç, sevgi ve iş… Çoğunlukla güç ve iş kavramlarını birlikte düşünsek de sevgi ile diğer ikisini bağdaştırmakta zorluk çekiyoruz. Baskın eğilimimiz kutuplaştırarak düşünmek; Siyah beyaz, iyi kötü, doğru yanlış, olur olmaz diye düşünmek eğilimindeyiz. Böyle düşününce de birinin varlığı diğerini reddediyor ve düşünce alanımızdan çıkarıyor.
"Yanlışlık yapmak doğaldır, ama bunlardan ders çıkarmadan ilerlemek bir hayatın anlamını yitirmesine yol açar. BAŞIMIZA GELENLER HİÇBİR ZAMAN SEBEPSİZ DEĞİLDİR, her birinin kendi anlamı vardır. HER KARŞILAŞMA, HER KÜÇÜK OLAY KENDİ İÇİNDE BİR ANLAM BARINDIRIR. ........
“Bana bir bayram verin. İçerisinde babam olsun…” Son yıllarda toplumsal hayatta yaşanan değişimler, ailedeki rollerin farklılaşması, çocuğun gelişiminin ve eğitiminin giderek daha önem kazanmasını, baba-çocuk ilişkisinin de hak ettiği ilgiyi görmesine yardımcı olmuştur.
“Sonsuz seçeneğe sınırlı kavramlarla baktığımız için zorlanıyoruz” diyor kaos ve karmaşıklık konusunda çalışan Todd R. La Porte. Bence çok da doğru söylüyor. Mevcut bilgimizle açıklayıp çözüm bulamadığımız şey bizi korkutuyor. Sürüngen beynimiz devreye giriyor, savaş ya da kaç tepkisi ile sınırlanıyoruz.
Sosyal ihtiyaçlar ve sosyal güven hayatta kalmamız için gereklidir. Beyin bu güveni ödüllendirir. Birine yaslandığımız, birine güvendiğimiz veya onun güvenini hissettiğimiz zaman oksitosin denilen bağlanma ve mutluluk hormonunu salgılarız. Ait olmak ve güven hissi oksitosinle ilgilidir.
İster üst düzey yönetici, ister bir çalışan, ister anne ya da baba, ister öğrenci, ister emekli olalım hepimizin az çok özgüvenle bir imtihanı olduğunu düşünüyorum. Belirsizlik dönemleri kafamızı karıştırıyor ve özgüvenimizi test ediyor.
Okulun ilk günü, ilk derste profesörümüz, önce kendini tanıttı, sonra "Bu yıl, yepyeni bir öğrencimiz var. Çok ilginç biri bakalım bulabilecek misiniz" dedi... Ayağa kalkıp etrafa bakmaya başlamıştım ki, yumuşak bir el omzuma dokundu... Döndüm... Yüzü iyice kırışmış bir yaşlı hanımefendi, bana gülümseyerek bakıyordu... "Ben Rose" dedi.. "Benim adım Rose, yakışıklı... 87 yaşındayım. Madem tanıştık seni kucaklayabilir miyim?.." Güldüm... "Tabii" dedim... "Hadi sarıl bana..." Öyle sımsıkı sarıldı ki... "Bu kadar genç ve masum yaşta üniversiteye niye geldin" diye şaka yaptım.. Minik bir kahkaha ile yanıtladı:
Ben her şeyin zıttı ile anlaşabileceğine ve başımıza gelen şeyin zıttına baktığımızda fırsatları görebileceğinize inanırım.
Çoğu zaman sağlıklı ilişkiler kuramadığımız için huzurlu ve mutlu bir ömür süremiyoruz. Sağlıklı ilişki kurabilmemiz için öncelikle o ilişkinin ne olduğunu bilmemiz gerekir.
Bu beş maddeyi hayatınızdan çıkardığınızda rahatlayacak ve kendinizin en iyi versiyonu olma yoluna gireceksiniz.
İhtiyar bir hanım otobüse bindi, koltuğuna oturdu. Sonraki durakta genç, hareketli ve biraz da asabi bir kadın bindi otobüse ve yaşlı kadının yanına oturdu. Torbaları elinde çok yer kaplıyordu. İstemeden yol boyunca torbalar ihtiyar kadına çarptı.
Profesör son dersine “bakış açısı ve düşünce yapısı üzerine hayati bir ders“ adını vermişti. Profesör bir bardak suyu başının üzerine kaldırıp öğrencilerine soruyor: “Bu bardaktaki suyun ağırlığı sizce ne kadardır?
Eğer bir çocuk sürekli eleştirilmişse, Kınama ve ayıplamayı öğrenir. Eğer bir çocuk kin ortamında büyümüşse, Kavga etmeyi öğrenir.
Mutlu kişiler, genel olarak insanları birbirinden ayıran ve farklılaştıran şeylere değil, onları birleştiren ve bir arada tutan ortak noktalarla ilgilenirler. Onlar bütün insanların bölünemeyen ve parçalara ayrılması mümkün olmayan bir bütün olduğunun bilinciyle, insanları bütün yönleriyle tanımaya çalışırlar.
İnsanın, önünse iki seçenek vardır: • Üretici güçlerini kullanarak ve kendini geliştirerek bütün insanlıkla bir olmaya çalışmak, • Güvensizlik içindeki bir asalak olarak hayatını sürdürmek.
En basit şekliyle, diğerinin sınırlarında biter diye biliyoruz. İyi ama bu hassas sınırı kim, nasıl çizecek? Görüyoruz ki, her kişi kendine göre sınır çiziyor ve çoğunlukla çizilen sınır, bir diğerinin sınırının üzerine arbışıyor.
Daha çocuk yaştan itibaren belli bir çerçevede düşünmeye, hissetmeye ve davranmaya programlanmışızdır. Sevilmeme veya anlaşılamama korkusuyla bu çerçevenin dışına çıkan çok az kişi vardır.
İlk defa turist bir kızla çıktık. Muhabbet ediyoruz, kız sevdiğim filmleri soruyor, okuduğum kitapları soruyor, gezdiğim ülkeleri soruyor.