Oğuz ÇETİNOĞLU

Ekonomist, Araştırmacı-Yazar

[email protected]

İlâhiyatçı Prof. Dr. Abdulaziz Bayındır ile Ruh ve Vücut Dengesi’ni Konuştuk

Oğuz Çetinoğlu: Ruh ile alâkalı genel bir değerlendirmenizle röportajımıza başlayabilir miyiz Muhterem Hocam?

Prof. Dr. Abdulaziz Bayındır: İnsan, ruh ve vücuttan oluşan bir varlıktır. Ruh, insanı diğer canlılardan ayırır. Ancak uzun süreden beri ilim adamları ruhun müstakil varlığını inkâr ettiği için bu konu, din sâhasına bırakılmıştır. Bu da dengeleri bozmuş ve birçok yanlışlara sebep olmuştur.

Kur’ân bize, insanla ilgili önemli bilgiler verir. İlgili ayetler toplu olarak değerlendirildiğinde ceninin yapısının tamamlanıp dengesinin kurulduğu 15. haftada ruhun üflendiği, bundan sonra onun, ana rahminde 6 ay daha kaldığı ortaya çıkar. Ruhun üflendiği andan itibâren insan diğer canlılardan farklı hâle gelir. Allah Teâlâ şöyle buyurur:

Yarattığı her şeyi güzel yaratan odur. İnsanı yaratmaya sulanmış topraktan (tîn) başlamıştır. Sonra onun soyunu süzülmüş bir özden, dayanıksız bir sudan yaratmıştır.  Sonra onu düzenli bir şekle sokmuş ve içine ruhundan üflemiştir. Sizin için kulaklar, gözler ve gönüller var etmiştir. Ne kadar az şükrediyorsunuz!’ (Secde 32/7–9)

Ruh, vücudu ev gibi kullanır. Uykuya dalınca gider, uyanınca geri gelir. Ölen vücut, yıkılan ev gibi olur. Yeniden yaratılıncaya kadar ruh oraya girmez. Şu âyet bunları anlatmaktadır:

Allah, nefislerin ölümü esnasında ruhları alır, ölmeyenlerinkini de uykuda alır. Ölümüne hükmettiği nefsin ruhunu tutar, ötekinin ruhunu belli bir vakte kadar salıverir. (Zümer 39/42)

Uyku, dinlenmek için, ölüm de bozulmayan, ihtiyarlamayan ve hasta olmayan, yâni âhiret hayatına uygun bir vücuda sâhip olmak için mecbûrîdir. Yeniden dirilme sırasında ruh vücuda girince insan kendini uykudan uyanmış sanır ve ‘Bizi uyuduğumuz yerden kim kaldırdı?’ der. (Yasin 36/51–52)

Çetinoğlu: Ruh, insan bedeninin neresindedir?

Prof. Bayındır: İnsan genellikle, düşünen ve konuşan canlı diye târif edilir. Buna bağlı olarak akıl, insan ile hayvanı ayıran en önemli fark sayılır. Kur’ân ise temel farkın, ruhun üflenmesiyle birlikte kalpte, kulakta ve gözlerde oluştuğunu bildirir. Çünkü kuşlar, karıncalar hatta cansız varlıklar bile konuşur ve akıllıca değerlendirmeler yaparlar.

Ruhun üflenmesinden sonra gözler, bakma özelliği yanında görme özelliğine, kulak; işitme özelliği yanında dinleme özelliğine, kalp de vücuda kan pompalama özelliği yanında karar organı olma özelliğine kavuşur. Akıl ise kalbin danışmanı olur. Kalp onu dinlerse doğru karar verir. İslâm’da imanın, kalp ile tasdik şartına bağlanması bundandır.

Göz doğruları görebilir, kulak doğruları dinleyebilir ama kalp bunları dikkate almazsa iç sıkıntısı dışında bir şey elde edilmez. Bir süre sonra artık göz kalbin istediğini görmeye, kulak da yalnız kalbin istediğini işitmeye başlar.

Bu durumda akılla kalp arasında uyuşmazlık sürekli hâle gelir ve huzuru bozar. Kalp çâreyi, aklı çalıştırmamakta bulur. Kendini haklı göstermek için yalana sarılır. Suç ortaklarıyla birlikte bir yalancı dünyâ kurar. Veya daha önce kurulmuş böyle bir dünyâya katılır. O dünyâda dürüstler üst tabakaya çıkamazlar.

Akıl-kalp uyuşmazlığı bazılarını içki, uyuşturucu ve çılgınca davranışlarla kendinden kaçmaya iter. Bunlar dengeyi bozmuş insanlardır. Kendi dengesini bozanın diğer dengeleri koruması beklenemez.

İşte insanı, diğer canlılardan ayıran şey budur. Yâni ana kumanda merkezinin akıl değil, kalp olmasıdır. O kalp, ruhun kalbidir. Onun hükmettiği göz ve kulak da ruhun gözü ve kulağıdır.

Çetinoğlu: Evrimciler, maymunun insana benzemesinden hareketle insanın maymundan geldiğini iddia ederler. Bu iddiayı ruhun varlığı ile çürütmek mümkün mü?

Prof. Bayındır: Elbette… İnsanla hayvanı ayıran ruh olduğu için hiçbir hayvan, insanın atası olamaz.

İnsanı bilgisayara benzetirsek, onun vücudu bilgisayarın mekaniğine, canı; elektriğine, ruhu da bilgisayara yüklenen yazılıma benzer. Nasıl bilgisayar, yazılımla birlikte diğer elektrikli aletlerden ayrılırsa insan da ruhun üflenmesiyle birlikte diğer canlılardan ayrılır.

İnsanoğlunun atası Âdem ile Havva’dır. Bunlar, binlerce yıl süren bir zaman dilimi içinde kara balçıktan süzülen bir özün, döllenmiş yumurta hâline gelmesi, sonra insan şeklini alması ve ruhun üflenmesiyle birlikte yeni bir canlı türü olarak ortaya çıkmışlardır. Allah Teâlâ şöyle buyurur:

Biz insanı gerçekten çamurdan oluşan bir özden yarattık. Sonra onu sağlam bir yerde döllenmiş yumurta yaptık.’ (Müminûn 23/12)

Âdem’in yaratılmasına kadar yeryüzünde insan yoktu. Allah Teâlâ şöyle buyurur:

İnsan, mezkûr bir şey oluncaya kadar çok zaman geçmiştir. Biz insanı döllenmiş yumurtadan yarattık. Onu imtihan edeceğiz. Bu yüzden onu, gören ve dinleyen yapıda yaptık. (İnsan 76/2)

Mezkûr, zikre konu demektir. Zikir, bilgi anlamına gelir. ‘İnsan, mezkûr bir şey oluncaya kadar çok zaman geçmişti’ sözü, daha önce insanla ilgili bilgi olmadığını gösterir.

Çetinoğlu: Ruh meselesi, din sâhasına bırakıldığında ne oldu?

Prof. Bayındır: Uzunca süreden beri ruh sâdece dinin, vücut da ilmin konusu olmuştur. İlmin desteği olmadan ruhu iyice anlamak mümkün olmadığından din adamları da ruhu, gereği gibi değerlendirememişlerdir.

Dini ruha, ilmi de vücuda benzetirsek, dinin ilimden ayrılması, ruhun vücuttan ayrılması gibi olmuş, din, hayallere ve rüyâlara daldırılmış ve problem çözmekten uzaklaştırılmıştır. Dinden ayrı kalan ilim de insanı hayvandan ayırmakta zorlanmış, daha çok mal ve itibar kazanmanın âleti olmuştur. Din ve ilim dengesi kurulursa ikisi de insanlık onuruna uygun çözümler ve hizmetler üretir hâle gelecektir.

Çetinoğlu: ‘Din ve ilim dengesi kurulursa’ dediniz. Nasıl kurulacak?

Prof. Bayındır: Katolik kilisesine bir ortak hedef (vizyon) ve ortak görev (misyon) teklifinde bulunuyorum.

Ortak hedef;  ‘Din ve ilim dengesini kurarak yeni bir çağ, denge çağını açmak’ olsun.

Ortak görev de ‘Allah’ın indirdiği kitapları, Allah’ın yarattığı kitapla birlikte okumak’ olsun.

Çetinoğlu: Böyle yapılmasıyla ümit edilen faydalar neler olacaktır?

Prof. Bayındır: Allah’ın yarattığı kitap, yâni varlıklar âlemi tüm ilimlerin kaynağı olduğu için bu çalışma, Allah’ın yarattığı kitapla indirdiği kitaplar arasındaki bütünlüğün görülmesine, insanları, tartışmasız doğrular etrafında toplamaya ve toplumları hayırda yarıştırmaya sebep olacaktır. Bu, bizim en önemli görevimizdir. Böylece dinler ve toplumlar arası ilişkide rahatlama olacak ve ilimde de hayallerin ötesinde ilerlemeler sağlanacaktır. Bu çalışma aynı zamanda insanı ve çevreyi, gereksiz yüklerden ve sıkıntılardan da kurtaracaktır.

Allah’ın indirdiği kitaplar yazılı, yarattığı kitap da görülebilir niteliktedir. Her ikisi ile de kanunlara ulaşılabilir. Yaratılmış kitaptan hareketle kanunlara varmak için tümevarım (induction) metodunu kullanma mecbûriyeti vardır. Ama yazılı kitapta bu metodu uygulamak mümkün olmaz. Ondan elde edilen sonuçların tümdengelim (deduction) metoduna uygun olacağını kabul etmek gerekir. Çünkü yazılı kitap, bir çeşit kanunlar hazinesidir. Bu kanunlar, insanlara öğüt veren cümleler içinde saklanmıştır. Bu kitapta uzman olanlar, kâinat kitabı uzmanlarının yardımı olmadan ilgili kanunlara ulaşamazlar. Kâinat kitabı uzmanları da bu yolla Allah’ın indirdiği kitapları test etme ve bir karara varma fırsatı yakalayacaklardır. Böylece din ve bilim arasındaki güven eksikliğini giderme, yeni ve müşterek ufuklar açılma ve dengeleri bozmadan gelişme imkânları doğacaktır.

Prof. Dr. ABDÜLAZİZ BAYINDIR:

1951’de Erzurum’un Tortum ilçesinde doğdu. 1976’da Atatürk Üniversitesi İslâmî İlimler Fakültesini bitirdi. Temmuz 1976’dan 1997’ye kadar İstanbul Müftülüğünde müftü yardımcısı ve uzman olarak çalıştı. Bu süre içinde Fetva Kurulu Başkanlığını ve Şer’iye Sicilleri Arşivi yöneticiliğini yaptı. 1983-1993 yılları arasında İslâmî İlimler Araştırma Vakfının ilmî toplantılarını düzenledi. ‘Şer’iyye Sicilleri Işığında Osmanlılarda Muhakeme Usulleri’ isimli teziyle 1984’te İslâm Hukuku dalında İlahiyat Doktoru; İslâm İktisadıyla ilgili çalışmalarıyla da 1987’de Kelam ve İslâm Hukuku dalında Doçent oldu. 1993’te Süleymaniye Vakfı’nı kurdu. 1997 yılında İstanbul Üniversitesi İlahiyat Fakültesinde öğretim üyesi oldu. 2003 yılında ise İslâm Hukuku Profesörü oldu. Yaş haddi sebebiyle bu görevden emekli olan Prof. Bayındır, ilmî çalışmalarına Mütevelli Heyeti Başkanı olduğu Süliymaniye Vakfı’nda devam etmektedir.  Evli ve dört çocuk babasıdır. Arapça, Fransızca ve İngilizce bilmektedir.

Yayınlanmış Kitapları:

 İslâm Muhakeme Hukuku /Osmanlı Devri Uygulaması: (1986). Işığında Tarikatçılığa Bakış: (1997), Kur'an Din ve Devlet İlişkileri Teokrasi ve Laiklik: (1999), Duada Evliyayı Aracı Koyma ve Şirk: (2001), Ticaret ve Faiz: (2002), Kur'an Işığında Doğtu Bildiğimiz Yanlışlar: (2005).

Çok sayıda yayınlanmış makalesi, kitapları ilmî tebliğleri ve bildirileri bulunan Prof. Dr. Abdülaziz Bayındır, evli ve 4 çocuk babasıdır.