Mehmet Âkif Ersoy ve Millî Mücâdele

15 Mayıs 1919 tarihinde, sömürgeci ve emperyalist Batılıların maşası olan Yunanlı işbirlikçilerin İzmir’e girişi ve bunun ardından da Mustafa Kemal Paşa’nın 19 Mayıs 1919’da Samsun’a ayak basmasıyla başlatılan Türk Millî Mücâdele hareketi/Türk İstiklâl Harbi, 11 Ekim 1922’de imzalanan Mudanya Mütarekesi’yle bitmiş ve 24 Temmuz 1923 tarihinde imzalanan Lozan Antlaşması’yla da fiilen sona ermişti.

Bize karşı cephe kurup, yurdumuzu kuşatanlar arasında kimler yoktu ki!..Başta İngiltere, F(ı)ransa, Sırbistan olmak üzere, İtalya, Portekiz, Rusya, Yunanistan ve Amerika, bu işin içindeydi. Bütün maksat ve hedef, Batı Türklüğü’nü ortadan kaldırmak, onu sıkboğaz ederek yok etmekti.

Takriben üç sene süren savaş ve öncesi de düşünüldüğü zaman, tâ 1912’lerden beri süregelen on senelik canhıraş bir mücâdelenin sonunda büyük bir bıkkınlığa, yılgınlığa, yokluğa ve tahribata rağmen kazanılan büyük zafer, Türk Milleti’nin Anadolu’da yeniden şahlanışının başlangıcı oldu.

İmkân ve şartlarımız gerek insan unsuru bakımından gerek techizat ve gerekse levâzım bakımından gayet elverişsiz durumdaydı.  Böyle bir hâlde, canını ortaya koyarak yapılan her faaliyetin, elbette ki, minnet ve şükranla hatırlanması ve takdir edilmesi gerekir.

Millî Mücadele’deki ‘insan unsuru’nu dört kademeli olarak düşünmek mümkündür:

1.Komuta Kademesi (en üst fikir/sevk ve idâre/silâhlı s(ı)tratejik hareket merkezi): Mustafa Kemal Paşa (1 Nisan 1916’dıa Paşa oldu), Fevzi Çakmak Paşa (31 Ağustos 1922’de Mareşal oldu), Kâzım Karabekir (14 Aralık 1916’da Paşa oldu), Ali Fuat Cebesoy, Kâzım Özalp, İsmet İnönü (Ocak 1921’de Paşa oldu), Şefik Avni Özüdoğru, Salih Omurtak, Rauf Orbay…

2. Kalem Erbabı (Millî Mücâdele’ye kalemleriyle katkıda bulunan yazar, şâir ve fikir adamları): Mehmet Âkif Ersoy, Süleyman Nazif, Halide Edib Adıvar, Mehmet Emin Yurdakul, Ruşen Eşref Ünaydın, Hamdullah Suphi Tanrıöver, Yakup kadri Karaosmanoğlu…

3. Kadın ve erkek, yerli/mahallî mücâdele kahramanları/fedâîler:

a) Kadınlar: Kastamonulu Şerife Bacı, Gördesli Makbule, Aydınlı Emir Çete Ayşe, Samsunlu Fatma Çavuş, Osmaniyeli Tayyar Rahmiye, Kastamonulu Hâfız Selman İzbeli, Erzurumlu Fatma Seher Erden/Kara Fatma, Nezahet Baysel ….

b) Erkekler: Hasan Tahsin (Osman Nevres), Topal Osman Ağa, Hasan Umur Hoca, Şahin Bey, Sütçü İmam, Karayılan, Bombacı Ali Çavuş, Gediz Müftüsü Halil Kemal, Maraşlı Rıdvan Hoca, Denizli Müftüsü Ahmet Hulusi…

4. Bu büyük mücâdelede, öncülerine inanarak ve güvenerek, aynı ruh ve tavırla topyekûn ayağa kalkıp, kendini ortaya koyan MEHMETÇİKLER ve topyekûn büyük Türk Milleti….

Mehmet Âkif de; bu mücâdelenin ön saflarında bulunan ‘kalem erbabı’ olarak şuûrlu ve fedâkâr büyük  bir vatanseverdir.

O; daha sonraları “Millî Şâir”, “Vatan Şâiri”, “Hürriyet ve İstiklâl Şâiri” ve “İstiklâl Marşı Şâiri” diye de anılacak olan samimî, dürüst, imanlı ve milliyetçi bir kahramandır.

Bilhassa, Balkan ve Çanakkale Harpleri’nin vahşetini ve dehşetini benliğinde yaşamış, derin acılarını çekmiş ve dile getirmiş bir vatan evlâdı olarak, Millî Mücâdele’nin en acılı zamanlarında da halkı uyandırmaya, birleştirmeye ve kaynaştırmaya çalışmaktan geri durmamıştır.

Anadolu; sâdece bir –iki cepheden değil, dört taraftan ablukaya alınmıştı. Güney’imizde, Kuzey’imizde, Batı’mızda, Doğu’muzda korkunç katliamlar ve tecâvüzler yaşanıyordu.

1916 yılında Rusların T(ı)rabzon’u işgalini müteakip 1918’de Bolşevik İhtilâli sebebiyle geri çekilmelerinin yaraları devam ederken, bu defa da başta T(ı)rabzon olmak üzere bütün Karadeniz vilâyetleri Pontuscu eşkıyâların tehdidine mâruz kalmışlardı.  Yânî Anadolu, hiçbir cephede rahat bir nefes alabilecek durumda değildi.

Kaldı ki; bu sıralarda, rejimlerinin değişmesi sebebiyle, dost görünümlü Ruslar bile, esâret altında bulundurdukları Türkleri dizginleyebilmek ve iç isyana teşebbüs etmemeleri için, -güyâ-Türkiye’ye yardım talibinde bulunma vâdiyle, her zamanki gibi, hileyle, hür Azerbaycan’ı istilâ etmişlerdi.

Önce, bir hususu belirtmeliyim: “Mehmet Âkif; başlangıçta, tıpkı, Pan-Germenizm, Pan-Slavizm, Pan-Türkizm gibi siyâsî  cereyânların benzeri olan,  Pan-İslâmizm  yâni İttihad-ı İslâm / İslâm Birliği düşüncesinin müdâfî idi. Ona göre, Ziya Gökalp gibi milliyet fikrini savunanların düşünceleri, İslâm Birliği için zararlıydı. Bir taraftan, " Fikr-i kavmiyeti tel'in ediyor Peygamber" derken; diğer taraftan: "Hâlâ mı Boğuşmak?" adlı şiirinde olduğu gibi Türk Birliği düşüncesine şiddetle çatıyordu.” (1)

Bu sebeple de Turan düşüncesini”, bir “efsâne” olarak görüyordu:

"Tûran İli" nâmiyle bir efsâne edindik;

"Efsâne, fakat gâye!"deyip az mı didindik?

Kaç yurda vedâ etmedik artık bu uğurda?

Elverdi gidenler, acıyın eldeki yurda!" (Kânunuevvel 1334/1918)(2)

“İslâm Birliği'ni savunmasına rağmen, Âkif, zaman içinde, milliyet düşüncesine de karşı görünmemeye de çalışıyordu. O'nun karşı olduğu husus, Müslüman milletlerin bölünmelerine sebebiyet verecek ihtilâflara düşmesiydi.  Bu konuda, mübârek İslâm dinini istismar edenleri de tenkit ederek, "Sarıklı milletidir milletin başına belâ " der. “(3)

Balkan Harbi faciası yaşandığı günlerde, 21 Şubat 1328 (1913) yılında yazdığı Hakkın Sesleri'nde yer alan yüz mısralık şiirine şöyle başlar:

"Üç beyinsiz kafanın derdine, üç milyon halk,

Bak, nasıl doğranıyor? Kalk, baba, kabrinden kalk!

Diriler koşmadı imdâdına, sen bâri yetiş...

Arnavutluk yanıyor...Hem bu sefer müthiş!" (4)

“5 Şubat 1330 (1912)'da yazdığı 'Uyan' şiiri, hâlâ önemini koruyan heyecanlı fikirlerle doludur:

(...) Ey koca Şark, ey ebedî meskenet!

Sen de kımıldanmaya bir niyyet et.

Korkuyorum Garb'ın elinden yarın,

Kalmayacak çekmediğin mel'anet." (5)

Muhakkaktır ki; “Âkif'in fikir merkezinde İslâmiyet bulunmaktadır. Yâni ümmetçi bir anlayışa sahiptir. Buna rağmen, tıpatıp olmasa bile, Ziya Gökalp'inkine benzer, bir millet ve Batıcılık düşüncesi de vardır.

Bu düşüncesi, bilhassa Balkan Harbi'nde Türk Milleti'nin yaşadığı acılardan sonra değişmiş görünmektedir. Osmanlı Devleti, bir takım 'azlık ırkçıları' tarafından talan edilmeye başlanılınca gerek dînî ve gerekse örfî / millî hasletlerinden ötürü hiçbir kavmi hakîr görmeyen, aslî unsur olan 'Türk unsur', yalnız başına müdafaa durumunda kalmıştır.” (6)

“Âkif; yukarıda da ifade ettiğimiz gibi, "kavmiyetçiliği" kabul etmemekle birlikte, İslâm uğruna büyük gayret ve azimle mücâdele eden milletin, Türk milleti olduğuna kanaat getirmiş olacak ki, Osmanlı tebaasında bulunan diğer kavimlerden ümidini kesmiş görünmektedir. Târih boyunca, Asr-ı Saâdet dönemi hâriç, İslâm'a en büyük hizmeti Türkler'in yapması ve ‘bütün haçlı saldırıları'na karşı  îmânlı göğsünü siper etmesi, bunda müessir olmuştur. (7)

Nihâyet; Âkif’in geldiği son durumu ap-açık bir şekilde ortaya koyan bir hâdiseyi, yakın dostu olan Hasan Basri Çantay şöyle anlatır:

"- Evet, ona tam bir İslâm şâiri diyebiliriz. Kuvvetli, îmânlı, ateşli bir İslâm şâiri, fakat Türk dâimâ başta kalmak şartiyle. Dört lisanı edebiyatıyla bilen Âkif, Türk olarak yazdı, Türk olarak düşündü, Türk olarak yaşadı ve nihâyet Türk olarak öldü.

Âkif'in bir vak'asını hatırlarım: İlk millî kaynaşma ve savaşlarda üstad Balıkesir'e gelmişti. Onun samimî arkadaşlarından biri Gönen'e teşkilât kurmaya gitmişti. Avdetinde, o arkadaş dedi ki:

- (...)'ler,  Türkler'e cefâ ediyor, millî teşkilâtı boğmaya çalışıyorlar.

Âkif'in o zaman hiç düşünmeden, kükreyerek verdiği cevap şudur:

- Orada bir Türk Ocağı açınız ve mücâdele ediniz!

Âkif'in beraberinde İstanbul'dan gelen bir zat: " Üstâd, sizi Türkçü görüyorum" demek istedi.  Âkif'in ağzından alev gibi şu kelimeler çıktı:

- Ya ne zannediyorsun? Türk'e hiçbir kavmin horoz olmasına tahammül edemem!"(8)

18 Eylûl 1335 (1919) târihinde yazdığı Âsım, bu hususlarda çarpıcı örneklerle doludur.  Aşağıdaki iki mısra bile, bu derin acıları, aynı zamanda, derin bir sosyo-p(i)sikolojik tahlil olarak da ortaya koyar:

"Yurdu baştanbaşa vîrâneye dönmüş Türk'ün;

Dünkü şen, şâtır ocaklar yatıyor yerde bugün. " (9)

Âkif; bu dehşetli yılların hâtıralarını bir ibret vesikası olarak, gelecek nesillerin zihinlerine şu mısralarla işler:

“(...) Sıtmadan boynu bükülmüş de o dimdik Türk'ün,

Düşünüp durmada öksüz gibi küskün küskün.

Gövde teşrihlere dönmüş o bacaklar değnek;

Daha yaş yirmi iken eller, ayaklar titrek.

Öyle seksenlik adamlar aramak pek yanlış;

Kırk onun ömrüne son merhale olmuş kalmış.

Değişik sanki o arslan gibi ırkın torunu!

Bense İslâmın o gürbüz, o civan unsurunu,

Kocamaz, derdim, asırlarca, sorulsaydı eğer!..

Ne çabuk elden, ayaktan düşecekmiş o, meğer!" (10)

“…O arslan gibi ırkın torunu”, aynı zamanda “İslâmın o gürbüz, o civan unsuru”dur ki, Millî Mücâdele’yi, bütün imkânsızlıklara ve zorluklara rağmen kazanmasını bilmiştir.

Nihad Sâmi Banarlı, Âkif’in Millî Mücâdele’deki gayretini şu satırlarla anlatıyor:

“İstanbul Şeyhüislâmının isyan diye ilân ettiği bu savaş Müslüman-Türk milletinin İstiklâl Savaşı idi (1920). Bu mücadeleye Âkif öyle inanıyordu ki, İstanbuldan Ankaraya kadar hemen hemen yürüyerek gitti ve önüne gelen yerde halkı millî kuvvetlerle birleşmeye sevketti. Vaazlar verdi. Nutuklar söyledi. Bu arada Kastamonuda Nasrullah camiinde biriken halkın karşısına çıkarak:

“Bizi mahv için tertip edilen muahede-i sülhiye paçavrasını (Sevr muahedenâmesini) mücâhidlerimiz Şark tarafından yırtmaya başladılar. Şimdi beri taraftaki dindaşlarımıza düşen vazife, Anadolumuzun diğer cihetlerindeki düşmanları denize dökerek o murdar paçavrayı büsbütün parçalamaktır.” Diye haykırdı ki, büyük Müslüman şâiri Mehmed Âkif’in Anadolu hareketlerine böyle candan katılması, mühim bir Müslüman-Türk halkını n bu mücâdeleyi benimseyişi üzerinde şüphesiz çok müsbet bir tesir bıraktı.” (11)

Mehmet Âkif, artık bu kahraman ve gözüpek millete o kadar güvenmektedir ki; kendini, aşk ve şevkle, O’nun bir mensubu olarak Millî Mücâdele’nin kalbinde bulur.

"Ordunun Duası" başlıklı şiirindeki şu iki mısra, bunun ispatıdır:

"Türk eriyiz, silsilemiz kahraman...

Müslümanız, Hakk'a tapan Müslüman." (12)

Millî Mücâdele devam ederken, 25 Kasım 1920 tarihinde, Sebilü’r – Reşad’da yazdığı makalelerinin birinde de yaşadığı acı gerçekleri, aynı zamanda, bir nasihat olarak nakleder:

“Milletler, topla, tüfekle, zırhlı ile, ordularla, tayyârelerle yıkılmaz. Milletler ancak, aralarındaki râbıtalar çözülerek, herkes kendi başının derdine, kendi havasına, kendi menfaatine, kendi menfaatini te’min etmek kaygusuna düştüğü zaman yıkılır.” (13)

Muhakkaktır ki; Türk İstiklâl Marşı gibi bir şaheseri yazmak, Mehmet Âkif’in Millî Mücâdele’ye ve onun ardından gelen bütün Türk nesillerine en büyük armağanıdır. Bu; Millî Mücâdele’ye yaptığı bütün hizmetlerinin fevkinde, herkese nasip olmayacak/olamayacak fevkalâde önemli bir pâyedir.

Türk İstiklâl Marşı; millî târih şuûruyla, Türk millî kültür değerlerini de ihâta eden şaheser bir destandır. Bunu yazabilmek ise, başlıbaşına, üstün bir îmânî/İslâmî ruh ve erişilmesi zor bir millî şuuru gerektirir.

İstiklâl Marşı’nda geçen “Kahraman ırkıma” ifadesiyle, 15 Teşrinisânî 1348 (Kasım 1932)’de yazdığı “Nevruz’a” başlıklı dörtlüğündeki “karnı geniş soyları taklid etme” ve “adam ol, ırkına çek” ifadeleri, Türk Milleti’ne ne kadar büyük bir sevgiyle bağlandığının da delilidir:

“İhtiyar amcanı dinler misin, oğlum, Nevruz?

Ne büyük söyle ne çok söyle; yiğit işte gerek!..

Lâfı bol, karnı geniş soyları taklid etme;

Sözü sağlam, özü sağlam, adam ol, ırkına çek!..”(14)

İşte bu düşüncelerledir ki, Mehmet Âkif; Türk İstiklâl Marşı’nda büyük bir gurur ve iftiharla:

“Hakkıdır, hür yaşamış bayrağımın hürriyet,

Hakkıdır, Hakk’a tapan milletimin istiklâl.” (15)

Diyerek; Türk Milleti’nin ‘birleştirici’ temel kültür değerlerine dikkat çekmektedir.

Kahramanlık; sadece eline silâh alıp savaş meydanlarında mücâdele etmek değildir. İstiklâl uğruna, kalemle mücâdele etmek, halkı uyandırmak ve uyarmak da barış zamanında, ilimle ve sanatla meşgul olmak da en büyük kahramanlıklardandır.

Başta Mustafa Kemal Paşa olmak üzere; Mehmet Âkif gibi daha nice mücâhitlerimizin,  şehit ve gaazilerimizin canları pahasına  kazandığı bu büyük ve muhteşem ‘mücâdele’, Türklüğün Anadolu’da yeniden filizlenip kökleşmesinin de esasını teşkil etmiştir.

Türk Milleti’nin gönlünde taht kurmuş bu insanları minnet, şükran ve rahmetle yâd ediyorum!..Ruhları şâd, mekânları cennet olsun!..

KAYNAKLAR

  1. Mehmet Âkif’te Millî Şuûr, M. Halistin Kukul, Türk Yurdu Dergisi, Aralık 2014, Sf. 56-59
  2. Safahat, Mehmet Âkif Ersoy, Eseri Tertip Eden: Ömer Rıza Doğrul, İnkılâp ve Aka Basımevi, İstanbul 1974, Sf. 462
  3. Mehmet Âkif’te Milli Şuur, M. Halistin Kukul, Türk Yurdu Dergisi, Aralık 2024, Sf. 56-59
  4. Safahat, Sf. 203
  5. A.g.,e., Sf. 303
  6. Mehmet Âkif’te Millî Şuûr, M. Halistin Kukul, Türk Yurdu Dergisi, Aralık 2014, Sf. 56-59
  7. A.,g.,Dergi
  8. Âkifnâme, Hasan Basri Çantay, İstanbul 1966, Sf. 225
  9. Safahat, Sf. 379
  10. Safahat, 380-381
  11. Nihat Sami Banarlı, Resimli Türk Edebiyatı Tarihi, Millî Eğitim Basımevi, İstanbul 1978, Sf. 1154
  12. Safahat, Sf. 533
  13. Eşref Edib, Mehmet Âkif, Cilt:1, Sf. 60
  14. Safahat, Sf. 510
  15. Safahat, Sf. 522