Prof. Dr. Sadık Kemal TURAL

Akademisyen

[email protected]

Kırgız Türklerini ve Cengiz Aytmatov’u Anlatıyor - 3

(ÜÇÜNCÜ BÖLÜM)

Soltabay Zaripbekov: Roman adı verilen edebiyat türü, nasıl olunca çok başarılı sayılır? Aytmatov bir anlatım ustası, dünyâca tanınan bir romancı... Onun başarısını çeşitli inceleyiciler farklı bir sebebe bağlıyor; siz, Çmgız Aytmatov fenomeninin*, yalnız Kırgız milletinin değil, köken birliği olan milletlerin öğünmesini hak sâhibi yapan romancının başarısını neye bağlıyorsunuz?

Prof. Dr. Tural: Ne güzel söylediniz: Evet, o bir fenomen, çok özel bir mucizeyi, Türk soylu bir adın, dünyânın ufkunda görünüp alkışlanmasını gerçekleştirdi. Bunu nasıl yaptı diye sorarken az dokuz birincil, en az dokuz da ikinci ve üçüncü dereceden, temellendiriciyi, ana besleyiciyi, kitap ölçeğindeki bir cevabı birkaç cümleye sığdırmamı istiyorsunuz.

İnsan ömrü, görünenlerin ötesinde, en derindeki belirleyici değer ve davranışların biçimlendirdiği bir rüya... Yalnız, yastık olmaksızın, göz açıkken görülen bir rüya. Çileler, sıkıntılar, hastalıklar mutluluklar özlemler...

Hayat yaşarken fark edilmeyen binlerce irili ufaklı olayın veya hareketin belirlediği bir savaş alanıdır; insanların, insanla,  zaman ve mekânla savaşıdır. Her insan kendi hayatının sınırları iyinde, varlıklarla ilişki kurar. Yaşı, cinsiyeti, kültürden aldığı pay ile sosyal çevresi ne ise, onun savaşını belirleyen şartlar ila o sınırlar içindedir. Öğrenme süreçleri de ona göre dar veya geniş olur. İnsanın her şeyi yaşayarak öğrenmesi mümkün olmadığına göre, başkalarının hayatı onun için bir öğrenim ve eğitim aracıdır. Başkalarının yaşadıklarını, kazandıkları acı tecrübeleri öğrenmez isek, çok basit, sığ ve dar bir dünyânın içinde debelenir dururuz.

Dünyânın neresinde olursanız olunuz kaçılamayan güç savaşları. Toplum içinde yer ve yar edinme, kişiliğini ve kimliğini koruma mücadeleleri... Aşk ile ölüm karşısındaki çaresizlik; kavuşamamanın veya ayrılığın acısı... Geleceğin bilinmezliği ile adaletsizliğin devlet eliyle işlenmesi veya görmezden gelinmesi; bazı kanser türleri ile alzaymer gibi tedavisiz hastalıklar; radyasyon ile genetik mühendislerinin bitki ve hayvanlar üzerindeki korkunç müdahaleleri; bilgi kirlenmeleri, organize suç örgütleri ve yaptıkları; çeşitli tür ve ölçekteki cinsel sapmalar, yedi buçuk milyar insanın ortak derdi... Hangi din, millet ve renkten olursa olsun, insanlığın muhatap olduğu bu ortak dertlerin bütünüyle çözümü henüz yok... Bunları araştıran sağlık bilimciler, fen bilimciler, sosyal ve beşeri bilimciler, sağladıkları başarılarla dünyânın ufkuna yükseliyorlar. Tabiî ki bunları anlatan romancı, hikâyeci ve piyes yazarı, senaryocu ve yönetmen de insanlığın ilgi ve hayranlığını kazanıyorlar...

İnsanın kazandığı birikimin büyük bir kısmını, başkalarının hayatına ait yaşanmışlıklara, yaşanasılıklara ve kaldıramayacağı boyutta üzüntüler ile facialara ilişkin bilgiler oluşturuyor. Başkalarına ait yaşantıları, ya çevresinde görüyor, duyuyor ya da daha önceki insanların hayatlarına ait yazılı ve sözlü anlatımlardan öğreniyor. Bunlardan bir kısmını ve özellikle kendisi "için ilginç gelenleri yeniden kurgulayıp yeniden gerçeğimsi bir bütünlüğe dönüştürmek isteyince, roman, hikâye, piyes, senaryo dediğimiz metinler meydana geliyor Kısacası, ister kendisine isterse başkalarına ait yaşantılardan alınmış olsun, alınan parçacıkları seçip, ayıklayıp, ekleyip yeniden kurgulayıp özel bir gerçeğimsi bütünlüğe, yaşanmış hayatlara dönüştürmek ihtiyacı, ön şart. Bundan sonra, bu ihtiyacın anlatılarak paylaşmak ihtiyacıyla gerçeğe dönüştürülmesi şartı gelir. Bu ilk tabaka çok önemlidir. İkinci tabakada ise, bu ihtiyaçlarla ortaya çıkıp, kendine yer edinmek isteyen kişinin ilk otuz yılını yaşadığı toplumdaki anlatma geleneği ile kendisinin, çevresinin anlatma ihtiyacını duyduğu kişiler, olaylar ve mekânlar bulunuyor. Üçüncüsü ise yazma ihtiyacını duyan bir mizaç sâhipliğinden doğan, anlatma ihtiyacının temellendirdiği paylaşma ihtiyacı karşısında, ilgi saygı, sevgi gösteren, destekleyen bir kültür alanı bulunması...

Cengiz Aytmatov, çocukluğundan itibâren yoksulluğun getirdiği, çaresizliğin biçimlendirdiği olumsuzlukları yaşamış ve bunları derinlemesine ve genişlemesine anlatmak ihtiyacı ile tutuşup yanmış... Babasız ve annesiz geçen, büyükannesinin yanında yetim ve öksüz fakat kıymetli olduğu hissettirilen bir çocukluk... Kırgızların efsâne, destan, masal ve atasözleri ile bezenen değer aktarma, kültürleme alanı, bir kültürel yakın plan... Daha sonra zengin bir roman geçmişi, işlenmiş bir roman tekniği ve dile sâhip olan Rus kültüründen ve anlatma geleneğinden yararlanma... Marksist öğretinin şabloncu mantığını aralayarak, insanlığa âit değerlerin, insanlara ait değişmez gerçekler ile ümitlerin, vak’aya dayandırıp gerçeğimsileştirilerek anlatılması ihtiyacı... Aytmatov, hem bu şahsî ihtiyaçlarının tedârikçiliğini, hem de benzer duygu, düşünce ve hayallerle ömür süren insanların tedârikçiliğini roman ve uzun hikâyeleriyle üstlendi.

Aytmatov, çocukluğunu temellendiren gelenekli Kırgız anlatmalarından sonra, gerek çarlık gerek komünizm dönemi Rus romancıları ile Marksist yazarlar birliğinin özel bir okul sayılacak dünyâsından da çok yararlanmıştır. Romancı, hikâyeci, piyes yazarı veya senarist olarak doğduğuna inanmayan bir insanı; özel eğitimle veya yararlanmalarla, hak edilmemiş reklamlarla başarılı olamaz, başarısı var gibiyse, kalıcı olmayacaktır. İnanç ve kararlılık ile anlatmak ihtiyacının dile dökülmesini, gerçeğimsi bütünlüğe dönüşmesini sağlayacaksınız: Dünyânın büyük romancılarını da, tabiî ki o altın zincirin halkalarından biri olan Aytmatov’u usta yapan da, bunlardır.

(DEVAM EDECEK)