Prof. Dr. Sadık Kemal TURAL

Akademisyen

[email protected]

Kırgız Türklerini ve Cengiz Aytmatov’u Anlatıyor

(BİRİNCİ BÖLÜM)

Soltabay Zaripbekov: Hocam, Atatürk Kültür Merkezi, Kırgız Türklerinin dünyâca ünlü yazarı, Cengiz Aytmatov’un yetmişinci doğum yılı sebebiyle, şanlı bir kutlama ve bilgi şöleni düzenlendi. Sizi, bu kurumun başkanı ve Cengiz Aytmatov’un dostu olarak tanıyoruz. Kırgız Türkleri ve ünlü yazar hakkında bizi bilgilendirir misiniz?

Prof. Dr. Sâdık K. Tural: Size şöyle cevap verebilirim:

Bana göre, Türklerin en eski yurdu, bu günkü Altay Dağları bu günkü Oş şehrinden güneye ve güney doğuya doğru uzanan geniş ve büyük bir yayla idi. Bu büyük yüksek yaylada Türk toplulukları yurt/curt adını verdikleri yerlerde yaşıyorlardı. Her Türk toplumunun yazın göçtüğü yurt ayrı, kışın göçtüğü yer ayrı. Yazın göçtüğü yurda yaylak, kışın göçtüğü yurda kışlak diyorlardı. Türk soylu halklar, bugün de caylova çıkmaya devam ediyor ve görüyoruz ki bir yere bağlı, bir yere mahkûm, bir yerden kımıldamayan, hayattan çok fazla hoşlanmaz. Onlar ata ruhlarıyla ilgili olarak kendileri için seçtikleri yeri vatan tutuyorlar, yurt tutuyorlar. Böyle düşündüğümüz zaman şunu söyleyebiliriz:

Gerek Altaylar denilen otonom bölgesinde yaşayan Altay Türkleri, Şorlar, Beltirler, Tuvalar ile bir Oğuz kolu olan Bayatlara kadar, Tobollara, gerekse oradan biraz ilerideki Hakaslara bu büyük coğrafyadaki Kırgızlara kadar, sonra da az çok değişmeyle, ortak adını Kazak yapan Türk topluluklarına kadar, hemen hemen hepsi, iki bin yıldan daha önceki bir zamandım beri, bu büyük coğrafyada yaşamaya devam ediyorlar.

Bu büyük coğrafyada Türk kökenli toplulukların bin beş yüz yıl önce komşuları olan üç millet vardı: Birincisi Çinliler, İkincisi Hintliler, üçüncüsü de o târihte henüz şehir kültürüne geçmemiş olan, şehirleri bulunmayan Ruslar. Türk soylu devletler ve halklar, bu üç hızlı nüfus artışı gösteren komşularıyla çoğunlukla savaş ederek, bazen de anlaşmalar yaparak hayatlarım devam ettirdiler.

Bu coğrafyanın ve iklimin belirlediği şartlara bağlı hayatın üç önemli yanı var: Bir; Günlük hayatlarını tabiattaki varlıklara bağlı devam ettirmeleri; iki, dil de din de dâhil, duygu, düşünce, hayal, davranış ve inanışlarını tabiatla bağlı olay ve kavramlarla oluşturmaları; üçüncüsü ise, bir şehir medeniyeti, şehir hukuku yerine, atalardan gelen gelenek, göreneklerini devam ettirmeleri...

Çarlık Rusya’nın oluşmasından sonra, Türk kökenli topluluklardaki bu hayatı sınırlamak isteyen Ruslar, Türklere çok büyük eziyet ettiler. Kendi bağımsız devletlerinin vaktinde hiç kimseye boyun eğmeyen Türk soylu halkları, çok çeşitli ince oyunlarla ayrıştırıp paramparça ettiler.

Onlar, bundan bin beş yüzyıl önce ta Roma’ya kadar vara KUN/HUN devletinin kahraman lideri Papanın koşarak karşılamaya çıktığı Atilla’nın çocukları, Rus Çarlığının kulları oldular. Rus Çarlığı onlara ne isterlerse yaptırdı ve onları birbirine düşürttü.

Bütün Türk soylu halklar, yaklaşık yedi yüz yıldır biri birleriyle kaynaşıp bütünleşemiyorlar, birbirleriyle neredeyse düşman hâline geldiler. Bu coğrafyada yirminci yüzyılın başında başka bir trajedi yaşandığı görülüyor; çok ağır bir trajedi. Bu coğrafyadaki insanları, adı komünizm olan, bunların örflerine, duygu ve düşüncelerine, insana bakışlarına hiç uymayan bir rejim teslim aldı ve öyle eziyet etti ki, bu eziyeti anlatmak kolay değildir. Şu anda yirmi yaşından küçük olanlar, o rejimin insana ne yaptığını bilmezler. O rejim, insan olma hakkını, insan olma idaresini reddederek, herkesten partinin teşkilatlanmış hali olan devletin kölesi olmasını istiyordu.

O rejim, yetmiş beş yıl Türk soylu halkların ahlâkını da karakterini de bozmaya çalıştı. O kadar ki, mesela Kırgızistan’da Rusça öğreteceğim dedi ve anaokulundan yükseköğrenimin sonuna kadar, bütün mekteplerde bir tek kelime Kırgızca konuşturmadı. Dağlarda, bayırlarda, eski yurtlarda kalmış insanların, günlük dildeki yedi sekiz yüz kelime ile idâre etmeleri dışında Kırgızca’nın yok olmasını hazırladılar. Yetmiş beş yıl bir ülkede yazı dili nâmına kendi dilinden gelecek bir uyarıcı etkileşme bulunmazsa ve bu halk gene de yaşıyorsa, ona saygı duymak lâzım. Ben Vallahi Kırgız halkına hem hayran oluyorum hem saygı duyuyorum. Yetmiş beş yıl, kendi diliyle eğitim ve öğretim yapmayan, devlet dâiresinde kendi dilini konuşamayan bir halk kaybolmadan yaşamış, bunu başarmış... Ama aralarına o kadar çok fitne sokulmuş ki, birbirlerinden kopmak, kabileler, kabineler, uruklar, aymaklar hâlinde yaşamak ve birbirleriyle kaynaşmamak için o kadar çok nifak sokulmuş ki, bugün de izlerini buluyoruz. En basiti de güneyli, kuzeyli; doğulu, batılı fitnesi...

Aslen Elazığlı olduğu gibi, yirmi yıla yakındır da Fırat Üniversitesi’nde çalışan Ahmet Buran Hoca var, duymuşsundur. Onun ‘Kurşunlanan Türkoloji’ adıyla -benim müsveddelerinin bir kısmını gördüğüm- bir kitabı var. Buran Hoca’nın o kitabını, Türkiye’de öğrenime gelmiş her gencin okuması gerektiğine inanıyorum. Cengiz Aytmatov rejimin yakarak şehit ettiği bir yoksul köylünün oğlu değil, Kazakistan’da Mağcan’ın Kırgızistan’da Muhtar Avezov’un tutuşturduğu millî bilinç meş’alesinin büyütücüsüdür. Sâdece büyütücüsü değil, millî ve beşerî idrâke taşıyıcısıdır.

Sorunun ikinci kısmına gelince; Kırgızların dilsiz haline rağmen içlerinden bir adam Törökuloviç Aytmateğin Cengiz Ağa bundan dokuz yüzyıl önce onun atası, bizim de ortak ata-mız Balasagunlu Yusuf’un yaptığı gibi, bu millet nasıl dirilir diye düşünmüş ve romanlar yazmış. Bu romanlarla, üç-dört eseriyle, Sovyet rejiminin dikkatini ve dünyâdaki komünist merkezlerin hayranlığını çekmiş. Ondan sonra, o rejimin yanlışlığını, anlatan hürriyetsizliği, şahsiyetsizliği anlatan bir atın direnişi: ‘Kopar Zincirlerini Gülsarı’... O Gülsarı isimli at. Rejimi devirmenin ilk haberidir. Yüreğin/sevdanın hürriyeti, insanın hürriyeti... Ondan sonra, ‘Gün Uzar Yüzyıl Olur’ ondan sonra ‘Kıyamet’... Şimdi, sâdece bu üç eserin dünyâsından bakıp, sâdece bu üç eseri yan yana getirdiğimiz zaman Törökuloviç Aytmatov Çıngız Bey, sâdece Kırgızların değil, Sovyet sistemi içinde bulunan bütün Türk soylu halkların da Türk olmayan halkların da bu sistemin içinde nasıl insanlık dışı bir hayat yaşadıklarını anlatıyor diyebiliriz.

(DEVAM EDECEK)