Oğuz ÇETİNOĞLU

Ekonomist, Araştırmacı-Yazar

[email protected]

Yalnızlığa Methiye

12 X 19,5 santim ölçülerinde 198 sayfalık esere adını veren 30 hikâyenin birincisi; Boğaz'a, üstünden köprülerin, altından Marmaray’ın, Avrasya Tüneli’nin inşa edilmediği dönemde İstanbul’daki dost-ahbap ziyâretlerinin hikâyesi ile başlıyor.

O dönemde, yâni cep telefonlarının henüz îcat edilmediği, sâbit telefonların aslan ağzında olduğu, bugün başvursanız on yıldan önce evinize telefon alamadığınız ellili, altmışlı yıllarda insanlar, şehir içinde mektuplarla haberleşirlerdi. Boğaz'da, Beşiktaş'ta veya Aksaray'da, Fâtih'te oturup da Anadolu yakasında Erenköy'de, Göztepe'de, Bostancı'da ve benzeri yerlerde oturan akrabalarına, dostlarına, arkadaşlarına gittiklerinde, gece yatısına da kalırlardı.

Vapurlar, tramvaylar, otobüsler ve benzeri vasıtalar vardı elbette, fakat tren, tramvay, vapur, in-bin derken saatler geçer, öyle uzun boylu yârenlik etmeye, dertleşip halleşmeye vakit yetmezdi. En iyisi geceliği, terliği, pijamayı çantaya koyup, karşı yakaya bir, iki günlüğüne gece yatısına gitmekti. Tabii gitmeden iki, üç gün önceden mektup yazıp geleceğinizi misâfir olacağınız evin sâhibine haber verirdiniz.

Ulaşım çeşitlenmiş, yoğun trafik yüzünden gecikmeler dışında artık karşı yakaya geçmek problem olmaktan çıkmıştı. Misâfirlerin hepsi de kafa dengi, uyumlu, dünya görüşleri, düşünceleri açısından az çok birbirine yakın olan, yıllanmış şaraplar gibi değerli, eski dostlardı.

25. sayfada başlayan ‘Hayat Buydu İşte’ başlıklı hikâyede o günlerin İstanbul’u anlatılıyor:

Kısacık kesilmiş, haşarı kâküllü kestane rengi saçları, incecik siluetiyle hayatının baharında bir genç kız, Galata Köprüsünde, başını Haliç'ten yana çevirmiş, Karaköy'e doğru ağır adımlarla yürüyordu. Batılıların Altın Boynuz (Golden Horn) dedikleri Haliç'te, güneşin giderayak gökyüzünü sarının, turuncunun, kırmızının, mor menekşenin en güzel tonlarına boyadığı, bir İtalyan yazara ‘Saçımın teli kadar yerde gün batımını seyrettim. Ama Haliç’teki gibisini görmedim,’ dedirten o soluk kesici, büyülü, o seyrine doyulmaz saatti bu…

Güneşin billur bir aynaya dönüştürdüğü denizdeki aksi, sandalları ve içlerindeki insanları, esmer siluetler hâlinde usta bir ressamın mâhir çizgileriyle çiziveriyordu bir çırpıda. Arada bir, başını bu nefis tablodan çevirip önüne bakıyordu kız, tökezlememek, kimseye çarpmamak için. İstanbul'a ilk gelişiydi bu. Manzarayı böylesine yudum yudum, sindire sindire içer gibi seyretmesi de bundandı işte...

Yanı başından insanlar gelip geçiyordu. Günün baş döndürücü, o kısır hay huyuna boğazlarına dek batmış, asık yüzlü, düşünceli, âdeta koşa koşa yaşayan, hep bir yerlere yetişme telâşındaki büyük şehir insanları... Hiçbiri de başını çevirip şu her an değişen, renkten renge giren, her an bir öncekinden daha güzel, daha bir soluk kesici olan manzaraya bir kerecik olsun dönüp bakmıyordu bile... Onları omuzlarından tutup çevirmek, bu benzersiz güzelliği zorla seyrettirmek geldi içinden...

Nasıl bu kadar duyarsız, başlarını çeviriverseler görebilecekleri bu muhteşem vedâya, nasıl bunca ilgisiz, bigâne kalabiliyor, nasıl bunca vurdum duymaz olabiliyorlardı?..

Yıllar önce gördüğü bir dergi kapağını hatırladı. Dar bir sokakta kalabalıkların önünde durmuş, kollarını bacaklarını iki yana açmış dev bir adam, ‘Durun kalabalıklar! Bu yol çıkmaz sokak!’ diyordu. Karakalem çizilmiş bir resimdi. Büyük Doğu Dergisi’nin kapağıydı galiba... O da şimdi köprünün ortasında kollarını bacaklarını açıp durmak ve ‘Durun ey ahali! Bi durun Allah aşkına! Bi durun da şu muhteşem güzelliği seyredin!’ demek istedi.

Zira bunca cömertçe sergilenen bu göz kamaştırıcı güzellik karşısındaki bu akıl almaz ilgisizlik, çileden çıkarmıştı onu. Şâir Hayâlî’nin ‘Ol mâhîler ki deryâ içredür deryâyı bilmezler…’ sözü geldi aklına. Günlük hayatın hay huyu içinde galiba hepimiz ‘o balıklar’ takımındanız diye düşündü...

Bir an öfkesi yatışır gibi oldu. Bir şakacı gülümseme takılıverdi dudaklarının ucuna: ‘Mümkün olsa da şu mimar Christo'nun yaptığını yapabilsem,’ diye düşündü. ‘O zaman bu ihtişamlı güzelliğe bunca ilgisiz, bunca vurdumduymaz, bigâne kalamazdınız. Bunu böylece bilesiniz, ey ahali!’

Bu mimar Christo, bir târihte Milano ve Spoleto'nun cadde ve parklarındaki birkaç ünlü heykeli, kalın plastik örtüler ve urganlarla sıkıca sarıp sarmalamış, gözlerden gizlemiş... Vay, sen misin heykelleri böyle sımsıkı kapatan! Bir kıyamet kopmuş ki, dille anlatılamaz. Bu şehirlerin belediyelerine zehir zemberek mektuplar, türüm türüm öfke kokan telgraflar, telefonlar yağmur gibi yağmaya başlamış. Protestoların ardı arkası kesilmiyormuş:

Heykelleri örtüp kapatsın diye bir mimara nasıl dünyanın parası yerilir, halkın parası nasıl böyle pervasızca çarçur edilirdi? Olacak şey miydi bu? Nasıl bir aymazlık, saygısızlık, kaygısızlıktı bu böyle? Belediye hangi akla hizmet ediyordu acaba?’

Yalnızlığa Methiye isimli eserde; buram buram Anadolu kokan deyimlere bolca rastlanıyor: ‘analı kuzu -kınalı kuzu’, ‘akgün ağarıp kalmaz - karagün kararıp durmaz’, ‘ispinoz kuşu gibi düşünen’, ‘kim kime - dum duma’, ‘inhası - minhası’, ‘tel gönüllü’, ‘unumu eledim, eleğimi duvara astım’, ‘doluya koymuş almamış - aza koymuş dolmamış’, ‘soğuk nevâle’, ‘tencere yuvarlanıp kapağını bulmuş’ gibi… Ve daha niceleri… Kültürümüze ne güzel zarif hizmet… Allah râzı olsun.

Artık Geçmiş Ola…’ isimli hikâye, bu kitabı edinmek ve okumak için yeterli bir sebeptir. (s: 31-49)

51. sayfada başlayan ‘Boşuna Olanda Hayır Vardır Dememişler’ isimli hikâye, lise sıralarındaki genç kızlarımızın okuması gereken ‘abla tecrübeleri’yle dopdolu. Âdetâ saadet reçetesi… Yaşayışlarına özenilen sanat dünyası insanlarının içyüzü ancak bu kadar mükemmel anlatılabilir.

75-85. sayfalar arasındaki ‘İstemem Eksik Olsun’ başlıklı hikâye, daha fazla çirkinleşmeyi ve hattâ ameliyat masasında ölmeyi göze göze alarak estetik ameliyatı olmayı düşünen hanımlara iyi gelecek.

İnsanlık Dersi’ başlıklı hikâye 1973 yılında gösterime giren Steve McQuinn ile Dustin Hofman’ın başrolünü paylaştıkları ‘Kelebek’ isimli filmden alınan ilhamla yazılmıştır. 4 sayfada dev bir insanlık âbidesi inşa ediliyor. Okuyanlar, internette bu filmi bulup seyretmek isteyeceklerdir. 40 sene var ki, verdiği mesaj itibâriyle onu aşan film çevrilmemiştir.

Çok erken vefatı sebebiyle babasına ‘Seni çok seviyorum baba’ diyemeyen bir garibin; baba olunca, evlâdının sevgisiyle bahtiyar olan bir babanın sayfalara sığmayan lebaleb duygu yüklü hikâyesi, ‘Baba Özlemi’ başlıklı sayfalarda. 

Yardımseverliğin faziletine dâir destan gibi hikâyenin başlığı: ‘Devedikenlerinin Azizliği.’ Okunmaya değer… (s: 111-119)

Uğursuz Entâri’ isimli 2 sayfalık ‘kıssa’ gibi hikâyeden çıkarılan hisse: ‘Menfi düşünen, menfiliklerle, müspet düşünenler müspet olaylarla karşılaşır.’

Yaşadığı şehre veya şehrin mahallesine âşık, eli kalem tutan zarif ve hassas bir hanımefendinin duygu dolu tasvirleri ‘Sabah Kahvesi’ başlıklı hikâyede meraklısını bekliyor.  

Ummadığın Taş’ başlıklı 4 sayfalık hikâyede komşunun 8-9 yaşlarındaki haşarı kızı, bir yavru kedinin bakımından sorumlu tutulunca nasıl ‘küçük hanımefendi’ hâline geldiği inandırıcı bir üslûpla anlatılıyor. Didaktik bir hikâyedir.

174. sayfada başlayıp 181. sayfada biten ‘Dil Deyip de Geçmeyin’ başlıklı hikâyede milyonların dikkatinden kaçmış zarif bilgiler var. (s: 180-181)

Bayram günlerini hebâ eden yok olası alışkanlıklarımızın çirkin yüzü, 183. sayfada başlayan ‘Kuyruklu Yalan’ başlıklı hikâyede.

Son hikâye ‘Simitçi’ ‘Onlar ermiş muradına biz çıkalım kerevetine…’ serisinden…  

Son dönemlerde, ‘öykü’ ve ‘anlatı’ gibi; bir olaya, harekete, konuya dayanmayan kelime deposu metinlerle çölleştirilen hikâyeciliğimiz sıkıntılı idi.  Belma Aksun Hanımefendi, alışılagelmiş hikâyelere hasret kalmış okuyucuyu, uçsuz bucaksız çölde oluşturduğu suyu ile ağaçları ve yeşillikleri ile dinlendirici bir vahaya dâvet ediyor.

BELMA AKSUN:

Konya’da doğdu. Konya Kız Öğretmen Okulu'nu bitirdi. Gazeteciliğe Tercüman Gazetesi’nde başladı. Yaklaşık yirmi yıl boyunca yazılı basında ilk defa düzenli olarak her gün yayınlanan kadın köşesi olan ‘A’dan Z’ye Kadın ve Ev’i hazırladı. Bunun yanı sıra araştırma yazıları yazdı: ‘Dünya Kadınları’, ‘Kadınlarımız’. Sovyetlerin çökmekte olduğunu dünyaya ilk kez haber veren Helene Carrerre d’Encausse'un ‘Çatırdayan İmparatorluk’ adlı eserini tercüme etti ve Tercüman Gazetesi’nde tefrika edildi. Basında yankı uyandıran ‘Uzak Komşumuz Suriye’ ve ‘Selam Para Kelam Para, Merhaba Amerika’ röportajlarını kaleme aldı. ‘Tercüman Kadın Ansiklopedisi’, ‘Tercüman Görgü Ansiklopedisi’, ‘Tercüman-Altıntabak Büyük Yemek Ansiklopedisi’nin genel koordinatörlüğünü yaptı. Belma Aksun, yirmi yılı aşkın süre Tercüman gazetesinde çalışmış, sürekli basın kartı sâhibi bir gazetecidir. İngilizce, İtalyanca ve Fransızca olmak üzere üç yabancı dil bilen yazarın telif ve tercüme eserleri bulunmaktadır.

Telif eserleri:

*Yaşama Sanatı Görgü, Tur Yayınları, 1980. *Sağlıklı Beslenme ve Diyet - Sağlığınız Çatalınızın Ucunda, Damla Yayınları, 2002. *Keşke (Hikâyeler), Ötüken Neşriyat, 2009. *Bir Millet Mistiği: Ziya Nur Aksun, Ötüken Neşriyat, 2013. *Sadece Yaprak Döktürk, Ötüken Neşriyat, 2017. *Yaşamayı Bilme Sanatı: Görgü, Ötüken Neşriyat, 2018. *Biz İmparatorluk Geçmişimizi Hiç Unutmadık ki, Ötüken Neşriyat, 2022.

Tercümeleri:

*Lejyon, William Peter Blatty, İnkılap Yayınevi, 1984. *Samson’un Tercihi: İsrail, Amerika ve Bomba, Seymour M. Hersh, Beyan Yayınları, 1992. *Tunuslu Hayrettin Paşa’nın Hâtıraları, Muhammed Salah Mzali, Jean Pignon, Nehir Yayınları, 1997. * ...Ve Sonra Hiç Kalmadı, Erik Frank Russel, Metis, 1995. *Mevki Uygarlığı, Robert Sheckley, Metis, 1995. *Robinson Crusoe, Daniel Defoe, Ötüken Neşriyat, 2014. *Nerrantsula, Panait Istrati, Ötüken Neşriyat, 2018. *Goriot Baba, Honore de Balzac, Ötüken Neşriyat, 2020. Dorian Gray'in Portresi, Oscar Wilde, Ötüken Neşriyat, 2020. *Baragan'ın Devedikenleri, Panait Istrati, Ötüken Neşriyat, 2021. *Kırmızı ve Siyah, Stendhal, Ötüken Neşriyat, 2021. *Köy Hekimi, Honore de Balzac, Ötüken Neşriyat, 2023.

 

ÖTÜKEN NEŞRİYAT A. Ş.                                                                                                                                                   
İstiklal Caddesi, Ankara Han Nu: 63/3 Beyoğlu 34433 İstanbul Telefon: 0.212- 251 03 50                                                 
Belgegeçer: 0.212-251 00 12 e-Posta:
[email protected]  www.otuken.com.tr