Hicran GÖZE

Avukat - Yazar

İlk Defa Yurt Dışına Çıkıyorum Hem de Tek Başıma…

Aziz okuyucularım, sizlerle elli küsur sene önceye giderek, Ergun Göze ile Elli Beş Yıl kitabımdan aldığım seyahat hatıralarımı paylaşmak istiyorum.

İlk Defa Yurt Dışına Çıkıyorum Hem de Tek Başıma…

Son mektubunda “Fethi ağabeylere bütün çırpınmama rağmen bilet temin edemedim” diyordu. Onun için Paris yolculuğuna tek başıma çıkacaktım. Eşim T.H.Y uçağı ile gelmemi istiyordu ama T.H.Y greve girince çaresiz Pan Amerikan Hava Yolları’yla gitmeye mecbur olmuştum. Hem de Roma’dan aktarmalı. Fethi ağabey ve Suzan Hanım beni Allah râzı olsun hava meydanına kadar gelerek uçağa teslim ettiler. Tek kelime Türkçenin geçmediği uçağa… Hele Kargaşa içindeki Roma Hava meydanına adım attığımda tam mânâsı ile paniklemiştim. Paris’e aktarmalı olarak gideceğim aklıma bile gelmemişti. Kazasız belâsız Orly Hava meydanına indiğimde tüy gibi hafiflemiştim. O anda bir ses işittim. Eşim “buradayım” diye seslenerek, sevinçle el sallıyordu. Yalnızlık canına tak demişti ve çok anlatacakları vardı. Ben ise onu görünce sanki eve dönmüş gibi ferahlamıştım. Otel eskiydi ama çok temizdi. En güzel tarafı Chmps Elysees’nin göbeğinde oluşuydu. Rue de Washington- Modern Hotel… Paris’teki bir ayı orada geçirecektim. Ergun’un daima temasta olduğu Türk Turizm bürosu da otele çok yakındı.

Ne yalan söyleyeyim Paris beni ilk günlerde büyüledi. Bir şehircilik harikasıydı. 1973 senesiydi. İstanbul’da o zamanlar tek alışveriş merkezi yoktu. Paris ise dev alışveriş merkezleri, insanı cezbeden vitrinleri ile herkesin nefsine hitap ediyordu. Ama bu alışveriş merkezlerinde bir müddet sonra bir iç sıkıntısı yaşamaya başlayacaktım. Paris bir tarafıyla dünyaya doymayanların şehriydi. Safahatın merkeziydi. Zenciler, ırkçı ve bir zamanların sömürgecisi Fransızlardan öç alır gibi sokakları, caddeleri, kafeleri doldurmuşlardı. Halk bir Fransız kadınının veya genç kızının sarmaş dolaş, öpüştüğü zenci erkeğe nasıl şaşırmıyorsa bir Fransız erkeğinin yanındaki zenci güzelini de hiç yadırgamıyordu. Aleni öpüşmeye, ar ve hayâ duygularını çok rahatsız eden davranışlara eğer aşk denebilirse Paris aşk şehriydi. Ama bu aşk nasıl bir aşk ise insanları alkol ve uyuşturucu batağına yuvarlanmaktan alıkoyamıyordu. O büyük, vitrinleri insanı hayran eden dünyevî oyuncaklarla dolu mağazaların basamakları alkolik yaşlı kadınlara ve erkeklere yatak vazifesini görüyordu. Bir zamanların yıkanmayı sevmeyen Fransız’ın pis kokusunu örtmek için yöneldiği Parfüm endüstrisi bile Metrolardaki idrar kokusunu silemiyordu. Ya geceleri kaldırımlarda sıralanmış bedenini iyi bir fiyata satmak için pazarlık eden kadınlar… Ve Fransa’ya bunların gayreti ile akan o kirli para… Fethi Gemuhluoğlu ağabeyimizin hikmetli bir kişiden naklettiği bu sözü duyduğumda daha Paris’i görmemiştim. “Öyle bir zaman gelecek ki arkeologlar burada Paris diye bir şehir vardı diyecekler.” Ergun Göze’nin dediği gibi “Paris’in bir de lâğımları vardı ve bunların büyük bir kısmı da yer altında değildi. Ortalıkta dolaşıyorlardı.” Louvre müzesi ve 14.Louis’nin Fransa’yı borca batırdığı Versaille sarayı… İçinde tuvaleti olmayan Versaille sarayı… Ahmet Rızâ Bey* bu tuvaleti bile olmayan şato için “Elhamra sarayı veya Kurtuba’da Abdurrahman’ın inşa ettirdiği harika câmiler yanında asker kışlası gibi kalır” diye yazmıştı. Ben, bu sarayları gezerken Sâmiha Ayverdi’nin “Yeryüzünde Birkaç Adım” adını taşıyan kitabında yazdıklarını yaşadım. Türk’ün gösterişten kaçtığını, sarayını küçük tuttuğu gerçeğini… Bu sarayları küçük bir bedel karşılığı güle oynaya gezen turistler de o büyük kadını üzmüş, bu hâl ona eski efendilerine saygısızlık gibi gelmiş, kitabında bu şekilde içini dökmüştü. “Hangi devletin tarihi, hangi devletin mâzisi olursa olsun içimi ezer ve bir çeşit üzüntü verir.” Versaille’daki bir portre, On Dördüncü Louis’yi emziren kraliçenin hiçbir şeyle örtülmemiş göğsü… Sâmiha Ayverdi’ye göre bu üryan göğüs “Cinsi arzularını her mekânda açıkça ortaya döken Fransa’yı hazırlayan bir çekirdek fikirdir. Şarkta çocuğunu emziren kadın, odasında yalnızken bile, göğsünün üzerine bir mendil koyar. Batı’da ise, memleket ahlâk ve ismetini temsil etmesi gereken kraliçenin göğsü, bütün dünyâya karşı açık bulunuyor.”

Caddelerde sokaklarda yürürken sigara tüttüren genç kız ve kadınlara da alenen öpüşen çiftlere de çok şaşırmıştım. Paris artık utanmayı unutmuş bir şehir diyerek genç kızlarının ve kadınlarının sokaklarda erkeksi bir tavırla sigara içmediği, yanındaki erkekle sarmaş dolaş gezmeyip öpüşmediği vatanımı düşünmüş ve ferahlamıştım. Daha sonra benim genç kızlarımın ve kadınlarımın da başı kapalı olsun, açık olsun aynı manzaraları sergileyeceğini o tarihte hiç tahmin edebilir miydim?

Paris’in iyi yanlarını da görmeye çalışıyordum. Kafeleri henüz bozulmamıştı. Erkekler ve kadınlar şıktı. Kafelerde olsun, Metrolarda olsun elindeki kitaba başını eğmiş okuyanlar az değildi. Yürürken bile okuyorlardı. Fransa’da uzun müddet yaşayanların dediklerine bakılırsa banliyöler Paris gibi çıldırmış değildi. Oralarda bir genç babasının yanında sigara içmeyecek kadar saygılıydı. Demek ki insanları bu kalabalık, büyük şehirler mahvediyordu. Kısacası, Paris’in ilk bakışta insanı büyüleyen ışıltısının altında kararmış hayatların dramı yatıyordu. Çeşitli vesilelerle pek çok kere gittiğim Paris’i her seferinde şekildeki cazibesini de kaybetmiş buluyordum. Bu güzel şehre köhnemiş ve çirkinleşmiş insanların ruhları aksetmişti. Kafelerde yemeğini yerken içkisini yudumlarken gazetesini ve kitabını okuyan şık mösyöler ve zarif giyimli madamlar kaybolmuştu. Sokakları ve caddeleri artık sünepe kılıklı, yırtık pantolonlu bir insan kalabalığı, doldurmuştu. Bir Endülüs seyahati sonunda birkaç günlüğüne uğradığımız Paris, seyahat arkadaşımız rahmetli Sami Güner’i şaşırtmış acı acı gülerek “Aman Yarabbi donunu giyen sokağa çıkmış” deyivermişti. Artık İstanbul’umuz da öyle değil mi? Sami Güner eğer sağ olsaydı herhalde Paris için söylediği bu sözü İstanbul için de tekrarlardı. Açığının da kapalısının da dünya planında birleştikleri rüküşlük ve çirkinlik müşterek parantezi aslında ruhlardaki depremin ve hastalığın neticesi değil miydi? 1973 senesinde bir ayımı yaşadığım Paris’te zamanımızın çoğunu kitap evlerinde ve Sein Nehri kıyısındaki sahaflarda geçirmiştik. Bazen yorgunluktan pabuçlarımı çıkararak gezdiğim kitap saraylarından sonra tek keyfimiz güzel bir kafede çay içip dinlenmekti. Türk Turizm bürosu sık sık gittiğimiz mekânlardan biriydi. Şefi Mukadder Sezgin Bey çok zarif ve kibar bir insandı. Yardımcısı Nevin Menemencioğlu’ydu. Orada çalışan üç Fransız Hanım’ın arasında dikkatimi çeken Madam Larive ile çok genç ve güzel bir genç kız olan Mariz’di. Larive iyi bir katolikti. Bizi, Paris’i sâdece eğlence ve alışveriş tarafı ile benimseyen, muayyen yerlerin meraklısı, içki içen Türk’lerden farklı görünce şaşırmıştı. Eşimin Paris’in tek antikomünisti, ama eserleri bir tiyatroda devamlı oynanan İonesco ile röportaj yapması da onu şaşırtan sebeplerden biriydi. Evet, Madam Larive şaşırmıştı ama Tercüman, bu şahane röportajı eşimin sütununa hapsedivermişti. Fransız Akademi azâsı olan bir yazarla yapılan bu röportaj böyle bir muameleye lâyık olabilir miydi? Anlaşılan kendisini ve okuyucularını lâyık olmadıkları bir sona doğru götürmek niyetindeydi. Madam Larive Katolik de olsa bizim renksiz, değerlerinden kopuk aydınlarımızın aksine inancına aykırı yaşamayan bir Müslüman’a saygı duyabiliyordu. Bu Katolik madam bir şeye daha şaşıyordu. Türklerin yabancı çaylara gösterdikleri alâkaya… Ona göre kendisini çok sevindirecek hediye Türkiye’den gelen bir paket çaydı. Bu yüzden Paris’e her gidişimizde ona çay götürmeyi hiç ihmal etmedik. Mariz ise turizm bürosunun girişinde, Türkiye’ye gitmek isteyenlere bilgi verenlerin arasında dikkatimi çeken çok güzel bir genç kızdı. Orada çalışan hanımlardan farklı olarak giydikleri ve taktıklarıyla bizden motifler taşıdığı için onun Fransız olduğunu düşünememiş, öğrenince ise hayret etmiştim. Bu Fransız kızını bir Türk Turizm bürosunda çalışmanın şuurunda olarak böyle giyinmeye sevk eden acaba neydi. Eşim onun Türkiye’ye gittiğini ve Türkleri çok sevdiğini söyleyince içimdeki sualin cevabını bulur gibi olmuştum. Birkaç gün sonra o sual daha tatmin edici bir cevap alacaktı. Bu benimle tanıştığında söylediği ilk cümle idi. “Mezar taşlarınız harika…” çok şaşırmıştım. Eğer rahmetli Prof. Süheyl Ünver’in idaresinde hizmet veren Kubbealtı vakfındaki kursta mezarlıklarımızı dolaşıp Mariz’i hayran bırakan eski mezar taşlarındaki o şahane motifleri kâğıda çıkarma çalışmaları yapmasaydık daha çok şaşıracak “Bu Fransız kızı da ne diyor” diye afallayacaktım. Demek ki o aslında bizim yapmamız lâzım gelen bir davranışla bakışlarını ecdat yadigârı o taşlara çevirmiş ve bu hükme varmıştı. Bizlerin genç, yaşlı bakmak zahmetine değer bulmadığımız, önünden bakar kör gibi geçtiğimiz o taşları bu genç Fransız kızının fark etmesi sevindirici olduğu kadar acıydı da… Mariz’in bu sözleri bana anında, rahmetli Süheyl Ünver Hoca’nın bizlere sık sık, ısrarla ecdadımızın bıraktıkları eserleri fark etmemizi, önlerinden bakmadan yürüyüp geçmememizi, nazarlarımızı onların üzerinde bir müddet duraklatmamızı söylemesini de hatırlamıştı. Genç kız eşimin ve benim bir kafede oturup sohbet etme teklifimizi de sevinerek kabul etmiş, kafeye nişanlısı ile gelmişti. Genç adam asık suratı, mesafeli davranışları ile Mariz’in tam aksiydi. Hemen hemen hiç konuşmuyordu. Bu koyu katolik nişanlı nihayet konuşacak, bizi çok şaşırtan düşmanca bir davranışla “Türkler barbar, çok kafa kestiler” diyecekti. Zavallı Mariz kıpkırmızı olmuştu. Ben ise pek şaşırmamıştım. Kendi arkadaşlarım arasında da bu katolik delikanlı gibi konuşan çok kişi vardı. Onlar böyle düşündükten sonra katolik Mösyö Piyer’e kızabilir miydim? Ama kızmıştım. İmdadıma birkaç gün önce Mukadder Sezgin Bey’in tertiplediği bir gezide, Rouen’da gördüğüm, İngilizlerin çatır çatır yaktığı etrâfı idrar kokan Jandark’ın at üstündeki heykeli yetişmiş, anında ağzımdan şu sözler dökülmüştü. “İyi ki Jandark’ı Türkler yakmadı” Eşim bu cümlemi Fransızcaya çevirince kızarıp bozarmak sırası Mösyö Piyer’e gelmişti. Mariz ise “madam avukat, madam avukat…” diyerek beni coşkun bir şekilde alkışlamaya başlamıştı. Eşimin “BULUNMUŞ DEFTERDEN cuma düşünceleri” kitabında yazdığı gibi “yüzlerce sene Fransız kanı döken İngiltere, nihayet Jandark’ı yakan ingilizler barbar değildi de ecdadı Fransuva’yı Şarlken’in elinden kurtaran adamlardı bu delikanlı için…”

Ergun Göze avukatlığı nasıl fisebilillah yaptıysa Paris gibi eğlenceli bir şehirde de sırtını o dünyaya dönüp gene Allah ve vatan için inancının ve vatanının avukatlığına soyunmuştu. İonesco’dan sonra Raymond Aron’la* Paris basın ateşemiz Selçuk Bakkalbaşı’nın aldığı bir randevu ile çok güzel bir röportaj yapmıştı. Daha sonra Ermeni çetelerinin ağır şekilde yaraladığı Selçuk Bakkalbaşı bu röportajın bitiminde “Allah Allah demek Paris’te böyle nefis sohbetler oluyormuş” diyerek şaşkınlığını belirtmişti. Bir başka Paris seyahatinde ise evlerine misafir olmuştuk. Eşi bizim hanımlarımızda görülen bir misafirperverlikle bize şahane bir yemek ziyafeti çekmişti. Vücudunda Ermeni çetelerinin kurşunlarının izi vardı. Roma’da da bir kafede buluşmuştuk. Bu buluşmayı benim haberim olmadan tertip edip Vatikan’ı görmemi engelleyen eşime önce kızmıştım ama sohbetin tatlılığı kızgınlığımı unutturmuştu. Kafeden çıkışta bir sokak kestanecisinden aldığımız kestanenin tadı ise hâlâ damağımdadır.