M. Halistin KUKUL

Şair - Yazar

[email protected]

Şiir: Ben

Her san’atın umûmî ve hususî kaideleri olmasına rağmen, hiçbir kaide, asla bağlayıcı değildir. Çünkü bu durum, san’atı ufuksuzluğa götürür, gücünü daraltır, yerinde saydırır.

Aslında kaide, sonradan gelen, adı sonradan konan bir husustur.

Usûl ve üslûp herkesin hakkıdır ki, bunun için, san’atın icrâcısı olan san’atkâr hürdür.

Olmalıdır, demiyorum…Hür ise, san’atkârdır!..

Ben’siz bir şiir tasavvurunu aklım almıyor!..Şâir hürse, usûl ve üslûp da kendisine âittir ve bütün teşkilâtlarıyla, inşâ onundur.

Şiirde, ferdiyetçiliği kastetmiyorum. ‘Ben’; yaşanılan toplumun ‘beni’dir. Onun kültürü, estetiği, felsefesi, foklörü, deseni, nakışı, haykırışı, kükreyişi, susuşudur!..

Zâten, dil cevherinin kullanılmasını becermek bile, büyük ve asîl bir ‘hesap’ işidir.

Şiirde hesap; bâzılarının sandığı gibi, parmakla sayı saymak değildir. Şiirde hesap, hususî bir matematik işidir.

Estetiğin, şiirde ise poetikanın hesapla ne işi olur, diyenleri duyar gibiyim.  Siz; güneşte, yağmurda, karda, fırtınada, denizin dalgasında veya en diplerinde, gökyüzünün yıldızlarını tahayyülünüz ötesindeki mekânlarda ne ile gezip dolaşırsınız.

Şiir gönlü, san’at tahayyül ü ve tasavvuru; siz, oturma odanızdan mutfağınıza geçinceye kadar, kaç milyon kilometrelik gökleri dolanır, keşfeder, hâllenir ve yanınıza gelip dikiliverir de haberiniz olmaz.

Hesap, bu!..

İstenilirse, aklın belki hesap edemeyeceği fakat kabullenebileceği bir matematiğin, geometrinin, fiziğin, biyolojinin veya kimyanın haz sükûnetinde buluşulabilir ve bir idrâk olarak herkese takdim edilebilir...

Herkes, kafiyeli mısraların şiir olduğunu düşünür.  Doğrudur!..

Kafiyesizlere bile şiir diyen şiir hezeyancılarını ve sarhoşlarını çok gördük!.. Mısralar elbette, kelimelerden teşekkül eder. Bu da doğrudur!

Sağlanması gereken ‘iç âhenk’, F(ı)ransız şâiri Baudelaire’in başlattığı “poeme en prose/mensur şiir”de de kendini gösterir.  Bırakınız bunu, olması gereken kafiyelendirmeyi bile beceremeyen zavallılar, kendilerine pâye biçmekten geri durmuyorlar.

Hatta, heceyi bile kimse inkâr etmiyor, edemiyor da hecenin harflerindeki hesabını işe karıştırmak istemeyenler pek çok!

Şöyle bir soru sorayım ve ona, bir kapı aralayıp cevap arayayım: Sesi olmayan bir sessiz harf var mıdır?

Bence, bütün harfler seslidir ve her harfin kendine mahsus konuşması, irtibat kurma kaabiliyeti ve hâlleşmesi vardır.

(Bir) kelimesinin sonundaki (r) harfinin yerine (z) harfini getirirsek (biz) olur. Demek ki, (bir) ile (biz) arasında (bir) harfli ‘kemiyet farkı’ mevcuttur.  Bu kemiyet, bütün hesapları altüst eden tefekkürün yol açıcısı olur.

Aslında (bir), ben)dir.  Dikkat edilirse görülecektir ki, hemen hemen bütün şiirler, bir (ben) üzerinde inşâ edilir ve bir (ben) ile yürür ve sonlanır.

Şiirdeki bu (bir harf hesabı)’nı görmemek, başta, şiirin şekli yapısını inkârdır.

Kaldı ki; şiirin, mâna/fikir, âhenk/ritm ve haz/zevk unsurlarının bu harflerle teşekkül ettiğini de bilmeyenimiz yoktur.

Çünkü; şiir hakkında düşünenimiz çok az olduğu hâlde, şiir yazan o kadar kişimiz vardır ki, onlar arasında bir seçim yapmayı düşündüğümüz zaman, eleğin üstünde fazla bir ‘şey’ bulamayız!..

Bulamayız çünkü; ortalık, ‘şiir yazdığını sananlar ile’ doludur ve bunların hepsi de birbirine iltifatta sıradadır.

Böyle olunca; ortada hesap-mesap kalmaz ve yalap yalap dolap çevrilmeye başlanılır.

Daha önceleri de kısaca temas etmiştim: Bir ayakkabı boyacısına gidiyorsunuz. Boyacı; önce bağcıklarını düzenliyor, sonra, eline ayakkabı fırçasını alıp, ayakkabınızı evirip-çevirip, ona, iyice bir göz gezdiriyor, toz, çamur vesaireden iyice ayıklıyor- temizliyor.

Sonra; boya süngeriyle, yine dört bir yanına baka baka, ayakkabınıza, çok nazikçe, -evet, tuhaf karşılamayınız, nazikçe-hassas bir şekilde boya sürüyor.  Derinin veya süetin zedelenmemesi için dikkat gösteriyor.

Bu ayakkabınızı biraz –beş veya 10 dakika kadar- dinlenmeye/kurumaya bırakıp, ötekini alıyor ve aynı işlemi yapıyor.

Ardından; bir nefeslik, sizinle muhabbet ediyor. Bu da ikinci ayakkabının boyasının biraz kuruması içindir. Çünkü; boya, usûlüne uygun bir şekilde boyanıp kurumaz ise, dökülebilir. Bu sebeple, boyanın çok ince bir tabaka olarak sürülmesi ve kuruması sağlanır.

Bitti mii? Hayır!..

Bu defa; cilâ sürgeri devreye sokulur ve ayakkabılar, aynı ihtimamla köşe-bucak cilâlanır.  Cilâdan sonra; yine, her iki ayakkabı birer kez daha fırçalanır.

Bitti mi? Bitmedi tabiî ki!

Ya ne?

Boya kasasının içinden bir kadife bezle ile, bezin iki tarafından tutularak, ayakkabıların üstünden ve arkasından, onu, hassas bir şekilde gezdirerek, her iki ayakkabı güzelce bir ‘bezlenir’.

Kadifeyle yapılan bu son dokunuşlardan sonra, boyacı, ayakkabılara, önden, arkadan ve yanlardan bir daha göz atar ve “Tamam!” dercesine, ayakkabının ucuna fırçasının tahta kısmıyla “tık, tık “vurup, gözlerinizin içine “Beğendiniz mi?” der gibi, heyecanla bakar.

Bu ‘bakış’; bakışlar’ın en önemlisidir!..Dahasını söylemeye gerek bile yoktur!..

Belki birkaç dakika sonra tozlanacak veya çamura batarak eskisinden daha beter olacak olan bu ayakkabılara gösterilen bu ‘itinâ’, bu ‘dikkat’, bu ‘incelik’, bu ‘ihtimam’ ve bu ‘hassasiyet’ ve hattâ ‘tereddüt’, ‘tedirginlik’ ve ‘endîşe’ kadar, ne yazık ki, kâğıda dökülüp ‘şiir diye’ piyasaya sürülen kupkuru kelimeler üzerinde zerrece düşünülmüyor!..

‘Ben’; ferdiyetçi/benci/egoist olmamak şartıyla ve kaydıyla, burada başlıyor!..

ÇAĞRI DERGİSİ, SAYI:752, OCAK-ŞUBAT-MART 2025, SAYFA: 4-