Rab'bimiz, "ey habibim, seni yaratmayacak olsaydım, alemleri yaratır mıydım" buyurmuş. "Ben Seni alemlere rahmet olarak yarattım". "Ben Seni güzel ahlakı tamamlamak üzere gönderdim" buyurmuştur.
Hepimiz çok iyi biliyoruz ki, “her nefis ölümü tadacaktır”. Her canlı gibi bizler de, bu gerçekle karşı karşıya kalacağız. Yine çok iyi biliyoruz ki, ölümün yeri, şekli ve zamanı konusunda biz aciz durumdayız. Allah’tan başka hiç kimse bu konuda bilgi sahibi değil. Üstelik, hiç ölmeyecekmiş gibi dünya için, hemen ölecekmiş gibi de ahiret için çaba sarf etmemiz gerektiğini de çok iyi biliyoruz.
Eski bir dostum olan fırıncı: “Biraz bekleyeceksin ağabeyciğim. İki üç dakikaya kadar çıkarıyorum,” dedi. Kenardaki tabureye oturup beklemeye koyulurken, içeriye yaşlıca bir adamın girdiğini gördüm. Eskimiş ceketinin sol yakası altında bir madalya parıldıyor ve yürürken hafifçe topallıyordu.
Öncelikle şunu belirtmeliyim ki, her ikisi de kaliteli yaşamın en önemli unsurlarındandır. Teraziye koyma imkanımız yok ama, kalite ve reklamın önem ağırlıkları belki de birbirine eşittir.
Nehirler hep aşağı yuvarlanarak akar Coşkun ırmaklar gibi akmalı mıyım sence Bazı insanlar özden ciğer yakarak bakar Gözlerimi dikerek bakmalı mıyım sence
Bir çok insan bu görüşe hemen siyasi olarak bakıyor ve yıldırım hızıyla bardaktaki mevcut suyu da döküyor. Eleştirdikçe eleştiriyor, hırçınlaştıkça hırçınlaşıyor.
1981 Haziran'ında fakültemden mezun olduktan 9 ay sonra, kutsal vatan görevimi ifa etmek üzere, Tuzla piyade okuluna yedeksubaylık acemi eğitimi için teslim oldum.
Rahmetli anacığım1959 Mayıs'ında beni dünyaya getirdiğinde, doğumla ilintili olarak yarı tıbbi, yarı manevi bir hastalığa yakalanmış. Anacığımın bu hastalığı yaklaşık 5 yıl sürmüş.
Bucak lisesi orta kısmını 1973 yılında bitirdim. 6 kardeşimden ilkokul sonrası, ortaokula gidebilen tek bendim. Ablam ise hiç okul yüzü görmemişti.
Okulun ilk günü, ilk derste profesörümüz, önce kendini tanıttı, sonra "Bu yıl, yepyeni bir öğrencimiz var. Çok ilginç biri bakalım bulabilecek misiniz" dedi... Ayağa kalkıp etrafa bakmaya başlamıştım ki, yumuşak bir el omzuma dokundu... Döndüm... Yüzü iyice kırışmış bir yaşlı hanımefendi, bana gülümseyerek bakıyordu... "Ben Rose" dedi.. "Benim adım Rose, yakışıklı... 87 yaşındayım. Madem tanıştık seni kucaklayabilir miyim?.." Güldüm... "Tabii" dedim... "Hadi sarıl bana..." Öyle sımsıkı sarıldı ki... "Bu kadar genç ve masum yaşta üniversiteye niye geldin" diye şaka yaptım.. Minik bir kahkaha ile yanıtladı:
Mesleğini veya sanatını yılmadan, usanmadan geliştirip icra edenler, mutlaka günün birinde birçok başarıya imza atıp, şöhret olabilirler. Sanatlarını icra ederken, yüzbinleri toplayıp, yeri yerinden oynatabilirler. Şöhretin zirvesine çıkmak ne kadar zor ise, orada uzun süre kalabilmek, ondan çok daha zordur.
İhtiyar bir hanım otobüse bindi, koltuğuna oturdu. Sonraki durakta genç, hareketli ve biraz da asabi bir kadın bindi otobüse ve yaşlı kadının yanına oturdu. Torbaları elinde çok yer kaplıyordu. İstemeden yol boyunca torbalar ihtiyar kadına çarptı.
Eğer bir çocuk sürekli eleştirilmişse, Kınama ve ayıplamayı öğrenir. Eğer bir çocuk kin ortamında büyümüşse, Kavga etmeyi öğrenir.
Sivas'ın bir köyünde 1960'lı yıllarda, çoğu yerde olduğu gibi, leylekler baharla gelirler ve çeşitli yerlere yuva yaparlar. O yuvalarda yazı geçirerek havalar soğuyunca güney yarım küreye, sıcak iklimlere göç ederler. Seneye baharda aynı yuvalarına geri dönerler.
En basit şekliyle, diğerinin sınırlarında biter diye biliyoruz. İyi ama bu hassas sınırı kim, nasıl çizecek? Görüyoruz ki, her kişi kendine göre sınır çiziyor ve çoğunlukla çizilen sınır, bir diğerinin sınırının üzerine arbışıyor.
1959 yılında Sivas'ın Haydarlı köyünde kayınbiraderi ile birlikte kocası Mahmut SARIKAYA'yı öldüren, Sivas Cumhuriyet Meydanında idam edilen Durdu SARIKAYA'nın hikayesidir. 25 Aralık 1960 tarihli Milliyet Gazetesinden, Ahmet Turan'ın GÜREL'in yazısından öğreniyoruz. Durdu'yu 18 yaşlarında gelinlik bir kız iken, görücü usulü ile Mahmut'a nişanlarlar.
1939 senesinde Filistinli bir öğretmen, Riyad'da görev yaptığı okulların birinde, öğrencilerinden birisinin yüzünde, büyük bir üzüntü fark etti. Öğrenciye bunun sebebini sordu. Çocuk: -Okulun bir gezi düzenlediğini, katılım parasının bir riyâl olduğunu, ama âilesinin çok fakir olduğu için bu parayı ödeyemeyecek durumda olduğu için üzüldüğünü” söyledi.
İlk defa turist bir kızla çıktık. Muhabbet ediyoruz, kız sevdiğim filmleri soruyor, okuduğum kitapları soruyor, gezdiğim ülkeleri soruyor.
Daha önce söylenmiş midir, bilmiyorum ama; Merhum Cumhurbaşkanımız, Süleyman DEMİREL, bu önemli sözü adeta beyinlerimize nakşettirmiştir. Sayın merhum DEMİREL'in bu sözü hangi şartlarda, hangi psikolojik - sosyolojik saikle, kime ve ne için söylediğini bilmiyoruz. Belki çok yakınında olanlar biliyorlardır. En azından ben bilmiyorum.
Büyük İskenderin babası Kral Philip, oğlu İskenderi hiç sevmezmiş. Hatta bir ara annesi ile birlikte İskender’i sürgüne yollamış, sonra affetmiş… Yine de İskender’e olan soğukluğu değişmemiş.